Spontanite tiyatrosu eğitiminde bir egzersiz vardı. İki kişi sırt sırta verip yere oturuyor, ayaklarını uzatıyor. Sırt sırtayken kollarını birbirlerine geçirip yerden ve birbirlerinden aldığı güçle ayağa kalması isteniyor. Geceden beri bu egzersiz gözümün önünde. Hayattaki insanların aldığı rollerin kısa bir özeti gibi. 

Tek seferde fıt diye ayağa kalkmak o kadar güzel ve eforsuz ki. Bu ancak iki kişinin birbirini eşit şekilde itmesiyle, yerden de eşit şekilde güç almasıyla mümkün. 

Mesela A kişisi çok itiyor, B kişisi diğerini itmeye, yük olmaya öylesine korkuyor ki B’nin beli bükülüyor, diğerini sırtlıyor ve zaten ayağa kalkmaktan çok uzaktalar. Yerde bir debelenme başlıyor. Komik de görüntüler. Ama gerçek hayattaki  karşılığı o kadar komik olmuyor işte. 

Yine karşısındakinin itişini beklemeyen ve hurra diye B kişisine çullanan A. Ah yavrum nasıl kalkacaksın ayağa? Ancak yerden yükselirsin de, diğerinin üstüne kadar ancak. Ayağa kalkmak. Ah ah.. Bak işte o beli bükülen kimse… 

İki haftadır evdeki eşyaların yarısından fazlasını attım, verdim. Önceden ayırıp edip, sahibini arayıp bulmaya çalışırdım. Şimdi kapının önüne koyuyorum, karşıma çıkarsa soruyorum ihtiyacı var mı diye. Uyarsa alıyor, uymazsa artık kapının önünden ihtiyaç sahibini bulacağını inanıyorum. 

Attıklarım neler mi? Ailemden gelen, kalan, çağrıştıran her şey? Ayy şimdi tüm aileler çocuklarını çok sever, tüm anne babalar sadece çocuklarının iyiliklerini ister inançlıları varsa, onlara göre değil bu yazı. Azıcık merakı olana diyeyim diyeceğimi. 

Banyo eşyasından, makyaj malzemesine, ayakkabıdan, yatak örtüsüne, tenceresinden, kitaba, havludan, çöp kutusuna. Evet çöp kutusuna kadar çöpe attım her şeyi. 

Bana ait olmayan, benimi için olmayan her şeyi. Eşyayla ilişkimiz çok acayip. Şöyle her şeyi bi yukarı kaldırıp altına baktığımızda neler kalıyor acaba. Ya da attığımızda. 

Bak bende neler kaldı şöyleyeyim. Tüm yazlık, kışlık ayakkabı, kaban, kazak, tişört, elbise vs bunların hepsi iki büyük boy bavula sığacak kadar. Hepsi bu. Mutfağımda iki hafta önce kendim için severek aldığım üçer tabak, kase; ikişer tabak, çatal, bıçak; çok önceden aldığım birkaç bardak ve mug; bir yumurta tavası ve bir cezve. Heh French press, aeropress ve mocha pişirici şey işte. Bu kadar. Kap kacak her şeyi attım. Evde iki oda dolduran ekstra yatak, dolap, ve çalışma masasını ihtiyaç sahiplerine verirken tencere, tabak setleri, mutfak zıvırları ve nevresim takımlarını da verdim. Salonda kitapları ayıklayıp yollayınca yine kalan iki kolilik şey hepi topu. Bu kadar. Bu evden iki bavul ve hadi dört koliyle çıkabilirim. Tüm kapladığım yer bu kadar. “Sahip olduğum” şeyler bunlar. “Olduklarım” ne kadar ama di mi?*

Gidenleri anlatayım mı? Yükler. Aileden kalan yükler. Gelecek kuşaklara aktarılmak için sinsice bekleşen kaygılar ikinci, üçüncü, sekizinci tencerenin içinde; hayatı zorlaştıran, kokuşturan alışkanlıklar ve inançlar onuncu nevresimin takımının katlarının arasında; kişinin kendi yaşamından götürürken aile çıkarını** korumaya yönelik ama kişinin hayatını cehennem eden beklentiler buzluğa biriktirilmiş salça, on ailelik tereyağı, ve donmuş ekmeklerin mayasındaydı. 

Bu minimalleşme girişimini 1.5 sene önce bahar aylarında da yapmıştım ama baksana hiç de becerememişim “kurtulmayı”. Öyle iki çatal, üç kazak vermekle olmuyormuş di mi? (en az yirmi beş koca torba kıyafet, evde pek olmaz ama süs eşyası, ıvır zıvır tonla şey vardı)

Kapıcının “hayırdır gidiyor musun”ları, güvenliğin “taşınıyor musun”ları, temizliğe gelen yardımcının “noldu evi mi boşaltıyorsun”ları? Ne diyem? Mahmut mu diyem? Bir çocuğum olursa ona aile yüklerimden hiç birini aktarmayacağım, dönüşüyorum, değişiyorum mu diyem? (Bu kimseler mesleklerinden dolayı değil, hayatımda yakınımda ve mevzuya şahitlik eden kimseler diye belirtildi. Yoksa bir finansçı, oyuncu vs daha iyi anlayacak değil mevzuyu. Zaten onlar dışında da iki üç kişi var sürece tanıklık eden. )

Hem bu tutunmacı tavır sadece bana özgü değil. Etrafımda da görüyorum çokça. Ah o kalabalık evler beni nasıl yoruyor. Geçen şu Amerika’daki kupon manyaklarının programına denk geldim yine. Evlerinde depo yaptırmışlar. Ölene kadar kullanasalar bitmeyecek kadar şampuan, fıstık ezmeleri ay bilmem neler. Midem bulandı, kusasım geldi. Bunlar müthiş kilolu insanlar bu arada. 

Bu eşyaları istiflerken, insan da istifliyor kişi. Kilo olarak taşınıyor o eşyalar, insanlar. Ah ah. Kronik ağrılar, fıtıklar, kilolar. Hepsi ama hepsi suçluluk, öfke, nefret vs duygulardan biri ya da birileri ile eşleşmiş şekilde gelip yerleşiyor insanın vücuduna en kötüsü de. Yoksa sıçmışım eşyalara. 

Daha önce yazmıştım. Kavramlardan birini atmaya başlayınca “eşi”, işi, yüklerden nasıl silkindiğimi. Onların hepsi çalışırken omuz, boyun ağrısıydı. Çünkü iş yerinde insanları parlatmak sonuçlu aldığım haddinden fazla yükler, sevgilimin hayatından taşıdığım yükler, evde abime annelik edişim, anneme bile annelik edişim. İşten çıkıp hasta teyzeme koşuşum. Hayattaki her kurulan ilişkiler düzeninde o yerde debelenen beli bükülmüş kişiydim. Bok vardı!

Şimdi beni benim kadar itecek ilişkiler kurarak ayağa kalkma vakti. Yok efendim, benden de yük taşımasın. Öyle fedakarlıklara ihtiyacım yok. Ayrıca fedakarlık çok acayip kelime değil mi? Önce feda ediyorsun, sonra kar etmeyi bekliyorsun?

Benim hayat düzenimde sevilmeyen bir çocuk olduğum için tüm amacım aileme, etrafıma yaranarak onların sevgisine layık olabilmek, o sevgiyi kazanabilmekti. (Ne dedim yok efendim aile sevmez mi yavrusunu diyenlerin henüz okuma vakti değil bu postu. Direnmeyiniz, geçiniz.) Kendimi kalabalık hissedebilmek için tüm ailenin işleriyle meşgul, kimisinin muhasebecisi, kimsinin hasta bakıcısı, kimisinin dadısı, kimisinin dert dinleyeni ama asla anlatamayan vs idim. Bunların hepsi yeter ki ailem olduğunu hissedeyim, bir bütünün parçası hissedeyim diye kendi çırpınışımdı. Gelgelelim ben resimden çıktığımda hiç de bir şey eksilmiyor.

E sadece ailede değildi tabi. İş yerinde haddin olayan işleri sırtlanmak, arkadaşlık ilişkilerini, aşk ilişkini hep benzer yerlerden kurmak, aynı silsileyi devam ettiriyordu. Şimdi öyle değil. Attım gitti son kırıntılarını da. Şimdiki bilgimle, son kırıntılar olduklarını sanıyorum! 

Etrafımda gördüğüm şeyler bana beni hatırlatıp duruyor işte. Bahsetmiştim ya daha önce; bir hastalık insana neyi sağlıyor ve onu neyden özgür kılıyor diye bakmak lazım hep diye. Her hastanın mutlaka bir kölesi oluyor. Buraları belki sonraki yazılarda açarım yine.

Bu sırada insanların olabileceklerinin, yapabileceklerinin en iyisini yapmaya çalıştıklarına inanıyorum. Her hikayenin iki tarafı vardır. Diğer tarafın da o an için elinden gelenin en iyisini yapmaya çalıştığına inanmak istiyorum. Gelgelelim önümüzde duran yukarıdaki bilgilere sırtımızı çevirmek, bağıran gerçekleri güzellemelerle, romantik şekillerde örtmeye çalışmak insanın önce kendisine, sonra tüm dünyaya bas bas yalan söylemesinden başka bir şey değil. Yazdığım romanın bir yerinde birisi bir diğerini karşısına oturtup şunları söylemeli. Söylemeli çünkü ben gerçek hayatta sevdiklerim, o bir elin parmakları kimselere bile bunu söylemeyi kendimde hak görmüyorum. Daha doğrusu bunu söylemenin ona katkısı olmayacağını biliyorum. Çünkü bana da iki üç sene önce bu şekilde söylense hayatta kendimle alakasını kuramazdım. Kendi yoluma devam ediyorum onun adına içim içimi yerken. Kurmacanın da güzelliği bu ya. Yaşamında tatmin edemediklerin, var edemediklerin için elinin altında sonsuz bir dünya. Şöyle diyor bizimki karşısındakine:

Devamı sonra…

*Erich Fromm- Sahip olmak ya da olmak

**Elim kaydı  aile çıkarını yerine “aile sıçarını” yazdım, düzelttim neyse. Bazı dil sürçmelerinin bilinçaltı tatlılıkları vardır ya hani.

Yukarıda gözden kaçarsa diye bahsi geçen yazıların linkleri şunlar:

Bir Yoga Günlüğü: Gün 1 – İnanç

Bir Yoga Günlüğü: Gün 2 – İş bırakmak

Bir Yoga Günlüğü: Gün 3 – Yıkıcı Alışkanlık

Gün25: Yoga, Hastalık Korelasyonu