60. Uluslararası Selanik Film Festivali benim için Albert Serra keşfiydi. Festivalde retrospektifi ve masterclass’ı vardı. Ertesi günkü gösterimi olan Liberte’ye ve Honour of the Nights’a bilet almıştık. Gittiğimin ikinci günü akşamı The Residents’ta tanıştırıldım Albert ile. Sevgili Martin, Albert ve ben muhabbet ederken aramızda geçen bir şeyin üzerine “yarın filmde görürsün abandon etmek (terk etmek) ve adaletsizliği. Ayrıca oyunculuk konusunda sonrasında konuşacağım. Oyuncu, yönetmen güven ilişkisine bak bakalım. Konuşuruz üstüne.” dedi.

Üçüncü gün, güzel bir meze sofrasını ve telaşsızlığı Honour of the Nights’a tercih ettik ama akşamında Liberte için Albert’leydik.

Liberte

Bu lanet olası(!) filmimiz Cannes’da Un Certain Regard- Özel Juri Ödülü aldı bu yıl. Filmekimi’nde de vardı. Radarımda olmasına rağmen izlemek Selanik’eymiş. Başlamadan Albert salonda filmden bahsetti biraz. Birebir sözleri hatırlamasamda özetle şöyleydi: “Filmi göreceksiniz birazdan. Biraz zor. Sıkılacaksınız. Çok sıkıcı çünkü. Çoğunuz çıkar ama kalanlarda sonrasında soru cevap (Q&A) yaparız. Anlatacağım o zaman. Ancak gerçekten izlemeye değer bir film. “

Genelde tavrı da bu. Kendi işlerinin sevdiği taraflarını tutkuyla vurgulamaktan kaçınmıyor. Bizlerdeki gibi “eh aman efendim estağfurullah, olmaya çalışıyoruz” alçak gönüllülüğündeki ahmaklıktan(!) kaçınıyor. Son gün veda ederken tüm ilham için teşekkür ettiğimde “özel bir şey yapmadım” diyecek kadar kendinde de. 

Neyse filmi izlerken duygularım şöyle: “Allah kahretsin ya. Nefret ediyorum bu filmden. Sırf iddialı olacak diye bokum gibi film yapmış. Çıkışta konuşmayacağım bile. Çıkıp gideyim mi? Yok kalayım. İzleyip sonra karar vereyim. Dur yani bir şey yapıyor ve ben anlamıyorum. Dur ben anlamadım şu an.” diye diye sonunu getirdim çok şükür.

Film gerçekten tahammül sınırlarını zorluyor. İddialı hatta provokatif sevişme sahnelerinden, yer yer uzuuuun diyaloglara, yer yer uzuuuun hiç bir şey olmayan sahnelere.. 

For two hours actors are totally abandoned on stage!

Bitince anlattı. Bu aslında daha önce tiyatro metni. Oyun olarak sahnelendiğinde film gibi inanılmaz kötü eleştiriler almış. Bunlardan bir tanesi şunu diyor: “Oyuncuların iki saat boyunca sahnede abandon edildiği bir oyun izledik.” Terk etme ilhamıyla yapıyor bu filmi. İşte tam olarak ilhamını bu yorumdan almak Albert’le ilgili çok fikir veriyor. Onu Albert Serra yapan temel taşlardan. Amacı oyuncuların tamamen terkedildiği, yalnız bırakıldığı bir film çekmek. 

Upuzun bir Soru-Cevaptı. Zavallı çevirmen kızın haline hep gülüp durduk. Çünkü gerçekten verdiği uzun cevaplar için sağlam hafıza gerekiyordu. 

Bu yalnız bırakılmış ve terkedilmişlik duygusunun tam olarak seyirciye geçtiğini söyleyebilirim. İzlerken bir olay örgüsü takip etmeye, anlam yakalamaya çalışmak gereksiz. Çünkü imkansız. Bu mücadele filmin dışına atıyor insanı ister istemez. Olanı izlemeye bırakabilince  tam olarak insanda bıraktığı bunlar: Yalnızlık, çelişkiler, tutkular, adaletsizlik. 

Ertesi sabah masterclass’ı vardı. Yine hızlı, uzun ama hakim olduğu konuşmaları bir şekilde kopmadan izliyorsunuz. 

Albert Serra Masterclass

Sinema nasıl olmalıdır değil hayat nasıl olmalıdır diye düşünerek yapıyorum filmlerimi diyor. Dali’nin hemşerisi. Onun sanatından etkilenerek büyüyor. 18. ve 20. yüzyıl avangartı onun yine çok ilham aldığı alanlar. Üç filmi o dönem, kostüm ve dekorlarında geçiyor.

Normalde karakter ve oyuncu match etmelidir ama ben bunun tam aksini arıyor. 

Oyuncularla senaryo paylaşmıyor. Elbette biliyorlar film nedir, yönetmen ne istiyor. Ama kendisi bile çokça ön çalışma yapıp başlamadan her şeyi unuttuğunu söylüyor. Zihninin arkasında olan, planladığı şeyi çekmek yerine o an kameranın önünde olanları çektiğini söylüyor. Bu o kadar ki, oyuncunun etrafına üç tane kamera koyuyor ve onlara, sinematografa, teknik ekibe vs istediği atmosferi anlatıp arkadan izliyor. Tek derdi o atmosfer! Ne oyuncuya, ne sesçiye vs hiç karışmadığını söylüyor. Oyuncuları tam olarak yalnız bırakıyor Liberte’nin çekimlerinde. Oyuncu dakikalar boyu akan take’lerde kafasındakinin dışında içinde kaldığı durumla baş etmek için bir şekilde hareket ediyor, olan başka bir şeye tepki veriyor. 

Bunları dinlerken bu mu yani, sanat bu kadar rastlantısal mıdır? Bu kadar rastlantısal olan şey sanat mıdır? Diye düşünmeden edemiyorum. Ama spontanlık anlayışı kendimdekine çarptığı için inanılmaz heyecanlıyım! Bir yandan bir filmi böyle çekmek beni kendi limitlerime götürüp uçurumun kenarından aşağıya bakmak gibi korkutuyor. Ama ben yüksekten aşağı bakma hissine ve o boşlukta düşüş hissine bayılırım.

Liberte’nin 450 saatlik çekimi var mesela. Bunları tek tek izliyor. İzlediklerinden beğendiklerini ayırıyor. Daha önce sinema eğitimi almadığını belirteyim. Kendisi edebiyat okumuş ve şair. Kimi sahnede ışığı beğeniyor, kimisinde oyunu, kimisinde bir şey beğeniyor ama ne olduğunu açıklayamıyor. Nihayetinde bunların arasında kurgucusuyla birlikte yapıyor. Onsuz kurgunun olması mümkün değil.Yanılmıyorsam bu filminde (ya da bir filmde) ilk kurgucusu böyle çalışamayız deyip gitmiş. Çünkü bilinen metotla çalışmıyor. Kendi metodu da başkasına çok çalışmak olarak geliyor. Aslında Albert ekibinden istediği her şeyi artistik bir amaç için istiyor. Hele ki oyunculardan!

Mesela roller için konuştuğu oyunculardan çoğu çıplaklık içerdiği için reddetmiş. “E bu oyuncular profesyonel ama çıplaklık olduğu için kabul etmediler.” diyor. Benim yönetsel ya da oyunculuk anlamında düşündüğüm, bildiğim, deneyimlediğim her şeyi sınırlarını zorladı. Aslında Liberte’nin amacı da bu. İzleyiciyi özgürleştirmek. Oyuncuları, oradaki karakterleri özgürleştirmek. Q&A’de gelen sorulardan biri çok çıplak değil mi? Bilmem ne değil mi gibi bir soruydu. Başlığı kaçırıyorsunuz dedi. Amacım zaten bu. Provoke etmek ve özgürleştirmek. Özgürleşmek. Dediğim gibi izlerken çıkıp gitsem ve dönüp bakmasam gerçekten samimiyetine inanamazdım Albert’in. 

Kendini anlatış biçimi, işini “savunuşu” ve sunuşu benim için ayrıca ilham verici yanıydı Albert’in.

Selanik Film Festivali’ne gitmeden burada Boğaziçi Film Festivali’ndeki neredeyse bütün söyleşi ve masterclasslara katıldım. Brillante Mendoza’yı dinlemek de ilham verici olmuştu. O da oyuncularla çalışırken, oyuncu seçerken uzun uzun görüşmeler yapıyor. İkisi de aralarında oyuncu ile güven bağı kurarak filme geçiyorlar. İkisinde de texti yok oyuncunun (anladınız işte, var ama yok). Mendoza ekiple aile gibi olmayı tercih ederken, Albert oyuncularla arkadaş olmayı bırak, oyuncuların kendi aralarında arkadaş olmalarına zaman bırakmadan çekimi bitirmek istiyor. Çünkü arkadaş ortamında olduğunu hisseden oyuncu, Liberte gibi bir filmde öyle yalnız hissedemezdi kamera önünde. Diğer filmlerinde de arkadaşlık desteğini hissettiğinde kendini yönetmene bırakmak yerine kendini dışarıdan görmeye, “kontrolü ele geçirmeye” başlıyor. Tabii ki profesyonel bir oyuncu sette bunları aşmış olarak bulunduğunu varsayarız. Bunun eğitiminden geçiyoruz. Ama bir adım ötesinden bahsettiğine iknayım.

Bir diğer konu bu koyduğu üç kamera. Oyuncu tek bir tarafa enerjisini harcamak yerine kendi merkezinde kalması gerekiyor. Çünkü kendi deyimiyle enerji dikey bir şeydir, yatay olarak iletilen bir şey değil. Vaow! Yoga ve beden çalışmaları deneyimlerimden ve bilgi birikimimden bence de öyle. Dolayısıyla burada niye farklı olsun ki?

Non-communication is the system!

İlhamın tanımı, profesyonelliği yok ediyor diyor. Profesyonel oyuncu bildiği hiç bir aracı kullanamasın diye yaptığı bir şey bu üç kamera, üç açıdan çekmek. Böylece oyuncunun saflığına ve masumluğuna ulaştığını söylüyor. Kısacası Albert oyuncunun elinden kontrolünü almasını iyi biliyor belli ki. Filmlerinin castı profesyonel olmayan oyuncularla dolu.

Not use but Abuse actors! Artistic goal is the most important!

Artistik amaç en önemlisi onun için. Bunu söylüyor. Buralar gerçekten hem sinirlerimi hem sınırlarımı zorluyor. Ama kendini şöyle ifade ediyor samimiyetle. Bir şey istediğimde bunu cinsellik, kişisel tatmin vs vs istemiyorum. Albert bunu kendisinden, oyuncudan, her şeyden ötede bir artistik amaç için istiyorum diyor.

Bir Devekuşu tüyü hikayesi var. Bunu yerde demostrasyonla bile anlattı bize. Buraya hiç girmeyeyim. Yazarak değil storyden anlatırım bakarsın. 

I don’t delegate and I don’t discuss! 

Oyuncu ile öyle mi olsun, bunu yapar mısın diye tartışmam. Çünkü sınırlarını zorlayacağım zaman sorarsam olmaz diyecektir. Gidip yaparım. (Devekuşu tüyünde olduğu gibi.) Onun dışında da kurguda vs tartışmam. Toplantı yapmam! HALELUJAAAHHHHH! Nefret ediyorum toplantılardan.  Daha doğrusu boşa geçen zamandan. İnsanların toplantı yapmak için toplantılar düzenlemesinden. Sanırdım ki bu sadece kurumsal dünyada var. Bu kadar çok toplantı varsa, üretim yoktur, bu net fikrim!

We don’t care about customers,

We only care about workers!

PAYING the workers

Taking care of the workers!

Müşterilerle ilgilenmiyoruz,

Emekçilerle(çalışanlarla) ilgileniyoruz!

Çalışanlara ödemek

Çalışanlarla ilgilenmek!

Setinde çalışan, rol alan vs herkesle abandon etmenin dışında tabii ki bir o kadar ilgili. Her bir çalışan. Ve haklarını teslim etmek, onlarla ilgilenmek, onları düşünmek işinin parçası! 

The Death of Louis XIV. İzlediğim ikinci filmi oldu. Yakınlarımdan çok kayıp verdim. 1 saat 55 dakika bir adamın ölümüne şahit oluyoruz ve Louis’nin sağlığındaki o lineer kötüleşme muazzam. Film izlemesi en kolay filmi. Oyunculuk ve yönetmenlikte başarı benim aklımı başımdan alıyor. Bu gerçeklik bir sürü seyircisinden aynı geri dönüşü almış. Filmlerinin arasında izlemesi en kolayı olduğu için en popüleri. Salonu terk etme oranı en az. Kendisinin de en az sevdiği biraz da sırf bu yüzden:)

Story of My Death ise son gördüğüm filmi oldu. Casanova karakterini izlemeye değer buluyorum. 

Günün sonunda playfull side onun için tek önemli şey. Söylediği şeylerde belki yeni bir şey olmayacak kimilerine göre? Ama neyi neden yaptığı, nasıl yaptığı üzerine kafa yorulması  aşırı ufuk açıcı bir adam. Yaptığı işe bu gözlerle baktığımda ilham dolu!