(Spoiler Alert)

1970lerde itilmiş, dışlanmış, hayatın zırt dediği noktada tıkanmış insanlar Hamburg’ta Saint Pauli’de Der Goldene Handschuh adlı barda takılıyorlar. Çünkü başka yerde servis bile yapılmayacak tipler bu insanlar. Kahramanımız Fritz Honka da burada o tiplerden biri. Filmin başında sokakta bir kız görüyor. Kızımız Honka’nın fantezi dünyasını bir kasap kız olarak süslemeye başlıyor. Filmin üst hattında bu fantezi devam ederken, Honka bardan ağına düşürdüğü kadınları evine atıyor ve vahşet başlıyor. 

Film Honka’nın psikolojisine dair, aile geçmişine dair birkaç ipucu vermenin ötesine gitmiyor. Bardaki kadınların nasıl harap bitap, zavallı hale gelmiş olduklarıyla ilgili daha çok fikir sahibi olabiliyoruz mesela. O kadar perişanlık ki alkolden başka kimseleri yok. Honka’nın insanlık dışı tavırlarına rağmen gidecek başka yerleri olmadığı için sırf o evde barınmak için seks oyuncağı, aşçı, temizlikçi, köle olmayı kabul ediyorlar. Dramatik. 

Fatih Akın, katıldığım Open Sound Masterclass’ta Fritz Honka ile ilgili şunları söylüyordu: “Ben karakter ile empati kurmayı istemedim. Onun neden ve nasıl bu hale geldiğini anlamak, ona acımayı izletmek istemedim.” Yapmak istediği şey ona dışarıdan bakmak, ve ondan tiksinmemizi istemesiydi belli ki. Honka’nın neden katil olduğu, nasıl buraya sürüklendiğini anlamayınca empati kuramıyoruz ve bu da onu karikatürize ediyor haliyle. Bu karikatürize hal izleyeni onlara acımanın dışına itiyor. Bu da filmi korku ve dramdan çok kara mizaha döndürüyor beni. Ben kara mizaha bayılırım.

Eleştirilerin büyük nedeni kitap filmin aksine çok smooth başlıyor. (Ben okuyanlardan aktarıyorum.) Kademe kademe Honka’nın nasıl katil olduğunu anlatıp, bizi katilin beynine ve duygusal dünyasının içine alıyor. Cinayetler kitabın çok sonlarında geliyor. Halbuki film direkt cinayet ile açılıyor ve bizi başından itibaren vahşete tanıklık ettiriyor. Etlerin kesilmesinden, kurtlardan, iğrenç kokuşmuşluktan etkileniyorum izlerken. Salonda sesler yükseliyor artık korkulup, iğrenildiğinde.  Derken alıyor beni bir gülme çünkü o sırada Honka kadınları şabalak şabalak dövüyor. O kadar gerçek dışı ki.

Bana gelince filmin fragmanını izlemiştim bir tek. Onun dışında ne kitap uyarlaması, ne gerçek hikaye olduğunu bilmeden izledim. Film izlemeden önce, filmle ilgili bir değerlendirme okumak bir yana dursun, fragmanları bile izlemek istemediğim oluyor. Her hangi bir önyargısız izlemek istediğim için. Velhasıl belli ki saçma bir yöntem. Çünkü burada ayıyorum ki(!) mevzu filmi izlerken şaşırmak değil artık. Benim için neyi nasıl anlattığını, neyi kullanarak gösterdiğini izlemek daha önemli ve anlamlı şu noktada. Hal böyle olunca Akın’ın filmini izlerken “oha delirmiş adama bak, manyak ya neresinden çıkardı da yarattı böyle şeyleri” diyerek izledim. Gördüğünüz gibi cehalet pür-i pak mutluluk işte. Bu anlamda film öncesi perhizim amacına ulaşmış oluyor. Filmin sonunda gerçek hikaye olduğunu öğrenince heyecanım yine geçmedi. 

Yine Open Sound Masterclass’ta anlattı Akın, filme hazırlanırken bir sürü korku filmi izlemiş. Korku filmlerin hep yaptığı şey vardır: bir olay patlayacaksa önce gerilim müziği, filmin arka planındaki her şey susar. Korku etkisini artırmak için sonra yüzüne yüzüne bir görüntü ve daha da kritiği ses patlaması yaşatılır seyirciye. Ve sen seyirci olarak bilirsin artık beş tane film izlediysen ses yok, tamam bir şey geliyor diye. Akın bunu kendi filminde yapmak istememiş. Bunu söylediğinde tam bir klik anı oldu benim için. Çünkü korku filmi sevmeme ve hiç izlememe nedenim tam olarak budur. Korkulacak veya hakkında paranoya yapılacak bir şeyden ziyade yapay maddelerle insanı manipüle etmesi, yerinden sıçratması. Ayrıca korku filmi külliyatına çok hakim değilim. Bunu yapmamayı seçmek Akın’a mı özgün, onu da bilemem, zaten kendisinin de öyle bir iddiası olmadı ama yine de benim için filmi, tüm Berlin ahalisine rağmen sevmemi korurken artı hanesine yazıp savunacağım bir yönü de bu. Onun yerine filmde baştan sonra arka planda hep kalp atışı gibi bir ritm kullanmayı seçmiş.

Benim “nasıl çekmiş o sahneleri” dediğim çok yer oldu. Tek plan çekilmiş bir sahnelerden birinde Honka’nın salonunda bir kadını boğuşarak öldürürken sırtını vitrine çarpıyor ve tüm camlar aşağı iniyor. Sonra kadını boğazlamaya devam ederken kırılan camların üzerine düşüyorlar. Bu filmin kamera arkasını izlemeyi çok isterim açıkcası. 

Son olarak da kitap sinemaya uyarlandığında film elbette bir kitabın yaptığını yapamayacaktır. Başka bir hikayedir artık o. Uyarlamalara ben böyle bakıyorum. Akın böyle yapmayı seçmiş. Ama okuyanlarla konuşunca da bu kadar çok okunmuş bir kitap, herkesin bu kadar çok sevdiği bir kitap uyarlanınca, Akın’a karşı çıkılan mevzuyu anlamış oldum. Hatta Screendaily “vahşetin böyle yansıtılmasından ziyade filmin en baştan çekilmesine gerek var mıydı.” diye bitiriyordu bir değerlendirmeyi. 

Söyleşide Dolby Atmos sistemi tanıtıldı. Ve Akın da sistemle ilk tanışmasını Roma filmini kendi evinde basit bir müzik sistemine sahip tisinde Netflikste izlerken farkettiğini anlattı. Film sessiz bir film olmasına ve kendi evinde öyle fancy bir sistem olmamasına rağmen sesler arkadan, sağdan soldan gelir gibi hissettirdi ve ertesi gün sinema salonunda izleyince bunu filmde kullanmak istiyorum demiş. Film Berlinale’ye yetişmeli ve post production’ın bitmesine birkaç hafta varken sesleri Dolby Atmos ile uygulamışlar ve bundan sonra bu sistemi kullanacağım dedi. 

Bu detayı verme nedenim de bizdeki sinemalarda aslında ne kadar kötü ekran kalitesi, kötü ses kalitesiyle izliyor olduğumuzun altını çizmek. Filmler hangi kalitede çekilirse çekilsin Türkiye’de kötü kötü salonlarda, dev zincirlerin büyük alışveriş merkezlerindeki pahalı pahalı bilet alıp izlediğimiz salonlarında o filmlerin deneyimini yarıya indiren kalitede filmler izlediğimiz gerçeği! Ekranlarda kullanılan ampüller yüzünden karanlık karanlık izlediklerimiz vs derken noktalıyorum.