Öncelikle şunu söyleyeyim. Geçen Cumartesi, aylar!!! sonra ilk defa bir sinema salonunda, hem de tek bir telefon ışığı görmeden film izledim. Tek bir tane! Kapasitenin 75%’i herhalde dolu olan bir seanstı. ( Yani boş koltukları saymazsak!) Ne bir konuşma, ne bir ağız şapırtısı, ne telefon çalması, ne ışık! Demek ki gerçekten süzülmüş bir kitle gelmişti, ki çok mantıklı. 

Karantina öncesi haftada en az üç gün sinema salonunda gidip film izleyen biriydim. Hafta içi gündüz  saatlerini tercih etmeme rağmen ( ki saatten bağımsızdı artık) illa ki birilerini uyarmak gerekiyordu. Birkaç sene önce o saatlerde salon boş ya da yine sadece film meraklısı kimseler oluyordu. 

Neyse o anlamda nefisti. Dahası film başladığında oh bir sinema salonunda film izliyorum diye ayrıca zevkten dört köşe salonu içime çekiyordum. Pandemide salonun havasını emcürmek çok akıllıca değilse de her halükarda maske ile içim rahattı. 

Buradan sonrası spoilerlı. Bu blogda zaten spoilera takılmıyoruz di mi?

Eşini kaybettikten sonra 2008’deki büyük durgunlukta yaşadığı Nevada’da tüm yerleşim kapatılınca, her şeyini kaybedip, karavanda yaşamaya başlayan Fern’in hikayesi. Eski bir öğretmen olan Fern, hayatını karavanına sığdırıyor ve dönemsel işlerde çalışıp, karavan park alanlarında konaklayarak yaşamaya başlıyor. Bazı eski tanıdıklar, bazı yolda tanıdığı kimseler ile hikayesine şahit olduğumuz Fern karakteri, Frances McDormand tarafından çok incelikli ele alınmış. Filmin yönetmeni Chloe Zhao daha ikinci filmden böylesi başarı iş çıkardığı için övgüleri topluyor. Bana göre de nomadliği, Fern’in ve karşılaştığı, aslında çoğunluğu oyuncu olmayan, kendini canlandıran kişilerin hikayesini olduğu gibi anlatması. Melodrama kaçmadan, abartmadan, azalatmadan güzel bir tonda gösteriyor söylemek istediklerini. İncecik anlarda yakalıyor sizi hassas yerinizden.

Zaten prömiyerini Venedik Film Festivalinde yaptığı gün Toronto Film Festivali’nde de gösterimi oldu. Toronto’dan People’s Choice Award ve Venedikten de En İyi Film Altın Aslan’ını aldı. 

Filmdeki kamp alanlarını oradan oraya arşınlayan Fern’i, sırtından izleyen kamerayı(tarife gel) Rosetta’ya benzetmeden edemiyorum. Ama bu kurgu-dökü’nün öyle bir derdi yok aslında. Zaten gördüğüm kadarıyla herkes bir filmle benzerlik bulabiliyor. 

Zhao’nun nomad ruhunu, ıssız bucaksız yolları iyi anlatabildiği, nomad kavramını zerafetle ortaya koyduğu bir film. Filmin bir yerinde küçük yeğen Fern’e “Are you homeless?” diyor. Altyazı çeviri “Sen berduş musun?” yazıyor. Burada güldüm cidden! Fern de “No I am houseless.” diyor. Yani aslında sadece evim yok. Nomad kavramı tatlı aslına bakarsan. Belki hayatın bir bölümünde. 

Zaten bana göre filmin çarpıcı yanı, klasik biçilen roller, kurmanı beklenen düzen; Bir ev almak, yerleşmek, standart bir aile kurman, çalışman; Tüm bunlar olurken, belki bir evin varken evde hissedip hissetmediğin; Ailen varken yalnız hissedip hissetmediğin; Tek başına iken yalnız hissedip hissetmediğin.. Herkes kendine çarpan yerden bir sürü soruyu sorarken ya da hatırlarken, belki yüzleşirken buluyor kendini.

Aslında nomadler yalnız değil. Bir diğer nomad’le birlikteler. Fern nomadliğin acemisi de olsa, ona yapması gerekenleri anlatacak, lastiği patladığında onu lastikçiye götürecek birileri var. Arabasını bir benzinci yanına çektiğinde oranın sahibi? kadın gelip hava soğukluğunun daha da düşeceğini, ihtiyaç anında gelip yardım isteyebileceğini söylüyor. 

Yani yollarda olmak, bir evinin olmamasını asil bir şekilde anlatıyor film aslında. Evet zorluklar, kalp kırıklıkları, yas, hüzün eşlik ediyor ama bir yandan bir coşkusu da var yolda olmanın. Bilinmezliğin. Yeni ihtimallerin. 

Ben de ilk kez tek başıma seyahat ettiğimde Clervaux’a gitmiştim ve asla yalnız kalmadığımdan Clervaux yazımda bahsetmiştim. O yüzden izlerken hem geçirdiğim iyi anları düşünüp sıcak bir duygu ile buluşuyorum; hem de yalnız kutlanan özel günleri düşünüp göz yaşlarına boğuluyorum. 

Filmde beni en çok vuran sahneler yılbaşında kadının kendi kendine kafasına taktığı yeni yıl tacı ile kutlaması. Buruk bir coşku. Hafif ekşi mürdüm eriği gibi. Bir diğeri ise herkesin, tüm karavanların gidip; kanser olan arkadaşının da gidip de orada, o ıssız yerde tek kaldığı an. 

Biz ölünce eşyalarda, evde var olmaya devam mı ediyoruz?

Kocasını kaybettikten sonra bir süre Nevada’da kalıyor, onun varlığının(?) son kırıntılarını yaşatmak için. Eşya ile olan bağlarımı, kurduğum ilişkiyi de şu yazımda anlatmıştım: Yükler, eşyalar, istifler, insan istifleri, kilolar, ağrılar, hastalıklar 1

Belki ikincisini yazarım yakında. Vücudum benim evim. Uçuş uçuş gezdiğim onca zamandan sonra köklenmenin iyi geldiğinin farkındayım ama yine herhangi bir yer ve eşya, mal mülk beni tanımlamıyor. Hepsinden azadeyim.

Neyse filmi bulduğunuz yerde yapıştırın. Leziz.

Bu yazıya bırakacağım liste tabii ki #takethefakecakeontheroad listesi olur. Ama güne şarkı bırakacaksam da şu olsun: