Belki dondurmayı yersem senin için her şeyi yaparım?

John Cassavetes’in filminin meselesi bu dondurma sahnesindeki Moskowitz’in sözleriyle bize göz kırpıyor sanki. Bazen insanları cevabı çoktan seçmeli sorular sorarak sınarız. Hatta kendimizi de. Cassavetes 1972 yapımı filminde, Minnie ve Moskowitz gibi uyumsuz bir çift için öngörülen sonuçların dışındaki ihtimallerin sonsuzluğuna davet ediyor bizi.

Minnie sevgilisi tarafından terk edilir. Zaten adamı gördüğümüz kadarıyla ona değer verdiğini söyleyemeyiz. Minnie bu haliyle, hak ettiğinin dışındaki ilişkilere razı olan, yaşlanmaktan korkan bir kadın. Onun gibi “standartları” olan bir kadının istediklerini karşısındakine göre şekillendirmesi, ihtiyaçlarını yok sayması, kendisini tanımadığını ve yalnız kalamadığını gösteriyor. Öyle ki kendisine ayarlanan randevuya da sırf yalnız kalmamak için razı oluyor.

Minnie’nin filmin başlarında arkadaşı Florence ile yaptığı konuşma bize çıkacağımız yolculuk hakkında ipuçları verirken kendi hayatımızda bu kadar samimi ve sahici konuşmalar yapıp yapamadığımızı sorgulatır. Bu sahnede Minnie’nin söylediği şu sözler hem Cassavetes sinemasını auteur yapan şeye hem de filmdeki karakterlerin, seçimlerin gerçekliğine ışık tutar nitelikte: “Filmler komplo teorisidir. Seni daha çocukluktan itibaren her şeye inanman için tuzağa düşürür. İdealler, güçlülük, iyi adam, romans ve tabii ki aşk. Sonra filmlerdeki gibi adam ararsın ama aslında yoktur… Filmler sana nasıl feminen olunacağını öğretir.” Kadın doğasını görebilen, dilini anlamış ve anlatabilmiş bir yönetmen. Ve bana göre bu cümleler aslında kendi filmleriyle kurduğu provokatif cümlelerdir. 

Moskowitz normal hayatta, Amerikan yaşamında gözümüze çarpmayacak kadar silik bir karakter. Cassavetes hayatın görünmez karakterlerini görünür kılıyor bu filmde de. Hatta bu senaryoyu yakın çevresine okuttuğunda kimse böyle bir kadının hayatını izlemek istemez diyenler olmuş. Onlara ve sektöre kalsa bu filmdeki Minnie daha genç ve Hollywood yıldızı olarak filmde yer almalı. Ama hayır. Cassavetes’in insanları konuşması gerektiği gibi de konuşmuyor; sokakta, günlük hayatta derdi ne ise, onları söylüyor. Bu nedendir ki adının altında sıralayacağımız nitelikler arasında doğaçlama çok önemlidir. Yine bu filmin pek çok sahnesinin doğaçlama olup olmadığı sorusuna cevabı, onların öyle yazıldığıdır. 

Kendisi oyunculuktan gelmiş, önce birkaç kez stüdyo filmi çekmiş, daha o zamanlar Amerikan sinemasının içinde bağımsız film yoluna gidip kendi dilini oluşturmuş bir yönetmen. Oyunculuktan gelmesi, yönetmenliğini çok kuvvetlendirmiş. Eşi Gena ve diğer pek çok oyuncu, daha önce hiç böyle çalışmamıştım diyor ve duydukları güveni belirtiyor. 

Oyuncuların içine sinmediğinde çekim tekrar alınıyor ya da oyuncu, bana doğru gelen budur, diyorsa Cassavetes onun doğru olduğuna ikna olabiliyor. Yerlerde işaretler yok. Çekimin içinde hata mı yaptın, bir şeyleri mi düşürdün, devam! Olan her şey gerekliliğin içine dâhil ediliyor.  Eşi Gena ve kendisi farklı farklı yerlerde bu soruyu yanıtlamış: “…tabii ki doğaçlama olan çok şey var. Ama provalar yapıyoruz, orada artık her şey oturuyor.” 

Minnie’nin etrafındaki adamlar sürekli bir kaosa sürükleniyor. O, hepsiyle bir itiş kakış, kavga ve karmaşa içinde. Sırf öyle denk geldi diye randevuya çıktığı adam bile ona saçma sapan davranıyor ve kavga ediyorlarken Moskowitz de bu kaostan payını alıyor.

Peki nasıl oluyor da Minnie gibi “standartları olan” biri, Moskowitz gibi hırssız, kestirilemez, alelade birine razı oluyor? Filmde bu karşılaşma sonrasında, romantizm yalnızlıktan daha iyidir diye başlayan Minnie’nin, açık kalpli; şefkatli, sevgi dolu, samimi, spontane davranan Moskowitz’e yenilişini izliyoruz. Basitçe istediği şey uyurken ona sarılacak biri iken, Moskowitz gibi bunu kendiliğinden ve içten yapan birine nasıl yenilmesin ki dedirtmiyor mu film bize?

Moskowitz’in ilkelliği onu akıldan uzaklaştırmış ve bir çocuk egosunda tutmuş. Bu da onu günümüzün de büyük eksikliği olan içtenlik konusuna getiriyor. Çok akıllı bir adam olmasa da Minnie’nin dondurma yiyerek romantizm yaşamak istediğini, kendinin de bu oyununa dahil olacağını söylüyor. Daha derin olanı da fark edip Minnie’nin güven duyma arzusunu görüp, kabul edip, onurlandırıyor. 

Minnie ilk kez kendini bırakıp olduğu gibi davranacakken kendi çevresinden birilerine “yakalanıyor”. Açıkça Moskowitz’den utanıyor ve Moskowitz alındığını en ilkel, en içten yolla tepki göstererek anlatıyor. Onların rahatsızlığını sergilerken, biz izleyicilere her şeyi açıkça gösteriyor ama sırtımızı yaslanıp izlememize izin vermiyor. Bu da yönetmene Avrupalı Amerikalı denmesinin sebeplerinden biri. Diğer filmlerinde de olduğu gibi, uzun diyalogların arasında, uzun sahnelerde bu karakter neden böyle yapıyor diye anlama isteği yaratıyor.

“Sanat filmlerinde fotoğraf zorunluluğu yoktur. Asıl olan duygudur. Eğer karakterin duygusunu yakaladıysak, hayatın akışını yakaladıysak güzel fotoğraf oluşturmuşuzdur.” der Cassavetes.

Onu özgün yapan da, bunu diyen bir yönetmen olarak stüdyolarla bağını koparmış, dönem şartlarında bağımsız filmler yapan biri olması. Üstelik bunu stüdyoların “steril” ortamlarının mükemmel kadrajlarını kullanmadan yapıyor. 

Etki Altındaki Bir Kadın’daki (1974) sofra sahnesini düşünecek olursak kameranın yeri asla tesadüf değildir. O kalabalık sofrada konuşan kişinin üzerine diğer kişilerin lekelerinin düşmesi hayatın o anını yakalamanın fotoğrafıdır işte. Ya da Minnie konuşurken sahneyi Moskowitz’in yüzünden izlediğimiz her an, duyguların karşıdaki insanda yarattığı hissiyatın bize çarpması için yapılan seçimlerdir. Cassavetes’in dehası buralardadır. Natürel ışık, mükemmel fotoğraf vermeyen kadrajlar, elde kamera çekimler. Bu neredeyse Aşk Irmakları’na (1984) kadar da böyle devam ediyor. Artık Aşk Irmakları’nda neredeyse tamamen sabit çekimlere geçtiğinde kendisine şehir çocuğu deniyor mesela. 

Bu film Cassavetes’in kendi hayata bakışı, filmlerini yaparken seçtiği yöntem gibi çoktan seçmeliliğin dışına adım atıştır. Cassavetes’in kendisi geniş ihtimaller yelpazesidir. 

*Kasım 2019’da Sinefil Dergisi’nde yayımlanmıştır.