Parazit (2019) ile Oscar ödülünü almasına kesin gözüyle bakılan yönetmen Bong Joon Ho’nun (Yazıyı Ocak sonunda, Oscar ödülleri’nden öne yazmıştım. Artık Oscar ödüllü!) Madeo (Ana, 2009) filmi Cannes’da Un Certain Regard bölümünde açılış yaptı. O yılki ödülü Yorgos Lanthimos’un Köpek Dişi almıştı. Yönetmenlerin sonrasındaki yolculukları ise benzerlik taşıyor. İkisi de kendi dillerinde, kendi sinemalarını oluşturmuş ve Oscar adaylıkları almış yönetmenler artık. Bong Joon Ho, Lantimos’tan farklı olarak, Amerika gibi İngilizce dışındaki dillerde film izlenme oranının çok düşük olduğu bir yerde, Parazit ile 2019’un en çok izlenen filmleri arasına girdi. Altın Küre Ödülleri’nde de mesajı yine, altyazılara biraz şans verilmesiydi. 

Bong Joon Ho, Ana’nın ilk sinopsisini 2004’te yazıyor. Bu, yönetmenin Hye-ja Kim ile tanıştığı sene aynı zamanda. Filmi çekene kadar senaryo yazma sürecinin her aşamasında Hye-ja Kim ile bir araya gelip senaryonun ona ve yeteneklerine uyup uymadığını kontrol ediyor. Kim ise o zamanlar zaten Kore’de birçok defa fedakâr anne rolünde yer almış.

Joon Ho’yu böyle bir anne-oğul filmi yapmaya iten kendi ailesi ile yaşadığı bir patoloji değil. Aksine çok normal bir aile yaşamı olduğunu söylüyor. Ama oğlu olduktan sonra eşiyle oğlu arasındaki anne-oğul ilişkisini gördüğünde bunun ne kadar kuvvetli olduğunu, bir baba-kız ilişkisinde hiç bir zaman böyle olmadığını, çünkü annenin çocuğu dokuz ay karnında taşımasının bambaşka bir etkisi olduğunu anlatıyor bir söyleşide. Yani Joon Ho’nun kendisi de zaten doğa ile ilişkilenen ifadelere sahip ve bunu filmine de yansıtıyor. 

Film annenin (Hye-ja Kim) bir tarlada dans ettiği sahne ile açılıyor. Bu sahnenin çekiminde Bong Joon Ho, Kim’e dans ederken eşlik ediyor, daha rahat hissetmesi için. Anne ot toplayıp bunları satarak ve sertifikasız akupunktur yaparak geçimini sağlayan bir şifacı. Zaten tarlada dans eden kadın figürü bize toprakla bağı kuvvetli olan kadın arketipini çağrıştırıyor başta. 

Tarla sahnesinden itibaren aslında “yuvarlak” bir rotada yolculuğa çıkıyoruz. Anneyi tarlada yine aynı noktada gördüğümüzde her şey bambaşka olacak, belki de aslında hiçbir şeyin değişmediğini anlayacağız.

Yirmi yedi yaşındaki Yoon Do-Joon (Won Bin), arkadaşı Jin-Tae (Goo Jin) ile annesinin ot dükkanının önündeyken ona bir araba çarpıp kaçar. İkili, arabanın sahibi zenginlerden intikam almak isterlerken olay karakolda biter. Buradan itibaren harika örülmüş bir hikâye izleriz.

Bu sahne Bong Joon Ho sinemasında sık rastladığımız ve filmin devamında da sürekli karşılaşacağımız sınıf ayrımını, ayrımcılığı keskince ortaya koyuyor. Profesör statüsüne karşı tutum ile mahalle çocuklarına karşı tutum farklı. Sınıf ayrımını Parazit’te uzun süre etkisinden çıkamayacağımız bir şekilde varlık, koku, mekân, evin aldığı ışık, yağmur, nezaket gibi konular üzerinden ortaya koyan Joon Ho, bu filminde zihinsel engele karşı toplumun yaptığı ayrımı ve önyargıyı ele alıyor bir yandan. 

Filmde ismi bile olmayan anne, hayatını Do-Joon’a adamış. Do-Joon tehlikeye davetiye çıkaran sarsak halleri ve dikkatsizliğiyle annesinin sürekli kaygı sebebi. Karakolda çıkan masrafa yine o koşturuyor. Joon Ho, seyircinin akıllı hissetmeyi, özellikle polisiye tarzında tahmin yürütmeyi ve haklı çıkmayı sevdiğinin farkında. Bunun için gerekli ipuçlarını filme pek güzel yerleştirmiş.

Sonrasında Do-Joon, bir gece eve sarhoş dönerken öldürülen liseli kızın cinayetinin şüphelisi olarak tutuklanıyor. Peter Bradshaw bu tutuklanma sahnesi ile ilgili şunları söylüyor: “Normalde bir şüpheli yakalandığında polis kelepçeyi takar, polis arabasına binerler ve o bölüm orada biter.  Ama Bong Joon Ho kaos yaratıyor. Polis arabasına bir başka araç çarpıyor, üstüne bir de kavga çıkıyor.” 

Bong Joon Ho’nun kaostan ve kirli gerçeklikten beslendiğini biliyoruz. Buna rağmen bu filmde, bir iki sahne dışında kameranın hiç sallanmadığı sahneler izliyoruz. Annenin Jin-tae’den şüphelenip, hızlı hızlı yürüdüğü sahne ve finaldeki otobüs sahnesinde kamera hareketlidir. Çoğu filminde cinayetler işlenir ve mekânın alt katlarına, üst katlarına atılır cesetler. Yani dikey bir mekân kullanımı söz konusu. Bunun için Joon Ho’nun cevabı ise yine, dar, kirli ve klostrofobik alanları sevdiği yönündedir.

Bong Joon Ho daha ilk filmi Havlayan Köpek Isırmaz (2000)’ı yapmadan önce kişisel dilini yaratmak konusunda obsesifleşmiş. Çokça tür filmleri izlemiş; korku, komedi, drama, polisiye. Ana’ya da polisiye, dram ve yarattığı tuhaflıklarla komedi demek yanlış olmaz. Do-joon’un otobüs durağında işerken annenin ona bir şey içirmesi Joon Ho’nun filmleri tuhaf, komik yapma şekline bir örnek, en basit haliyle.

Zihin engeli bulunan Do-joon, çoğu şeyi hatırlamadığı gibi cinayeti de kabul ediyor. Anne buna razı gelmeyip olayların peşine kendisi düşüyor. Çünkü tutmak istediği avukat da Do-joon’un “kusurlarına” ve ailenin gelirine göre kendi önceliklerini değiştiriyor. Avukatın açık büfede yemek için seçtiği deniz ürünleriyle annenin seçtiği iki üç domates yine sınıfsal farkı görsel olarak anlatıyor bize.

Anneyi tarlada tekrar gördüğümüzde üstü başı kan içinde. Artık katil. İlk sahnede gördüğümüzden çok farklı bir karakter. Ama Do-joon’un küçüklüğüne dair hatırladıklarından artık biliyoruz ki başta da mevzu farklı değilmiş. Annenin hatırlananlara tahammülü yok. Karakterin yolculuğu burada tamamlandı mı diye düşünürken anne oğlunu hapisten kurtardıktan sonra gerçek bir yolculuğa çıkıyor ve inanılmaz etkileyici bir finalle kapanıyor film. 

Ana, rahatsızlık veren, izleyiciyi alışılmışın dışına çeken bir film. Okja (2017) gibi seyir keyfi kolay ve yüksek değil. Buna rağmen Okja yine de, getirdiği sistem eleştirileriyle bir aile filmi değil. Okja, Netflix yapımı bir film olarak Cannes’da ana yarışmaya alındığında çok tartışma yaratmıştı. Beyaz perdede izleyemediğimiz Okja, Mehmet Açar’ın ifadesiyle “TV filmi-sinema filmi” türünün ayrımını anlamsızlaştırmıştı. Günümüze geldiğimizde Parazit ise hepsinin ötesine geçmiş durumda bu anlamda. Bong Joon Ho Parazit’le de bağımsız ve ana akım film tanımlarını ortadan kaldırıyor.

*Şubat 2020’de Sinefil dergisinde yayımlanmıştır. Edit: Rana Öroğlu