Fotoğraf dünyada en mutlu köşelerimden birinden.

Yazmak bana çok iyi geliyor, düşüncelerimi organize ediyor. Sayısız kez masanın başına darma duman kafayla oturup meseleyi daha net görerek ya da en azından rahatlamış kalktım. Çünkü dışarıda bir yerlerde ifade edilememiş düşüncelerimi ve duygularımı döküyorum. Artık duygu kalmasın. 

Corona. 

Biraz süreci nasıl götürdüğümden bahsedeceğim. 

Açık Seminer’ düzenlediği bir seminere katılmıştım 28 Aralık’ta. “Siborgdan Yoldaş Türlere: Yeni Akrabalıklar” adlı bir seminerdi. Bu başlıkta ilginizi çeken bir kelime varsa peşinden sürüklenmeniz için seminerin linkini bırakayım buraya. https://www.youtube.com/watch?v=nyRaP7ReCaE&feature=youtu.be

Sibel Yardımcı’nın çok hakim olduğu ve her seviyenin kolayca takip edebileceği, akıcı ve güzel bir sunumdu. Bu sosyoloji semineri bakterilerden tutun da tüm canlılardan öğrenebileceğimiz yaşam formları üzerinden insanın dünyadaki “yaşam” pratiğine ışık tutuyordu. Yani bir piramidin tepesinde diye kendimizi konumlandırıyoruz ya hani, aslında insan ırkının, (hatta beyaz, hetero vs ırk(!) ) diğerine üstün olmadığını söylüyordu. Biz insanlar diğer türlere baskın, etken bir yaşam sürmeyelim de eklektik bir yapı mümkün mü ona bakalım diyordu. Ve müthiş yaşam formlarından, hayvanlardan verdiği örneklerle yaşama dair umut verici, ilham verici olmuştu. 

Sibel Yardımcı’nın tavsiyesi üzerine Ölümcül Yakınlıklar kitabını edinmiştim. Kitap 2019 Aralık basımlı. Bu tarihte virüs henüz Avrupa’da patlak vermemişti. Salgınların tarihini anlatıyor. 2003’teki Sars’tan vebaya hemen hepsi. Çok enteresan anektodlar var. Ama hepsinden önemlisi, önlemlerin ne kadar mühim olduğu. 

Dediğim gibi daha Avrupa’da belki birkaç vaka görülmüştü. 25-30 yıldır İstanbul’da yaşayan çok sevdiğim Güney Koreli aile dostumuz, yine İstanbul’da gittiği Koreli Hristiyan Kilisesinin pazar ayinlerine ara verdiğini söyledi. Bugün geldi aklıma bu erken önlem. 2003’te Sars’tan en ağır darbeyi alan ülkelerden biri Güney Kore ve ders çıkarmış görünüyorlar. 

2020 Ocak sonu, Şubat başı moda haftaları başladı. O günlerde benim de Berlin’de 20 Şubat’ta başlayan film festivaline gitme ihtimalim var. Biletim alınacak ama bir reklama opsiyon verdiğim için gitme ihtimalim kalktı ortadan. Bir yandan virüsten de korkuyorum. Yurt dışına sık seyahat eden arkadaşlarımdan maske satın alanlar, amazonda vs maskelerin kalmadığı gösteren storyler atanlar var. Paranoyak tipler demişimdir. Milano Moda Haftası sonrası tüm İtalya’nın karantinaya alınıp kapatılması aralığı çok kısa bir süre. Bir o kadar da uzun sürdüğü için aslında bugüne gelindi. Ancak Moda Haftasının son gününü iptal ettiler.

Sonrasında Paris Moda Haftası’nı hız kesmeden yaptılar mesela, çok enteresan. Berlinale yine öyle, tam gaz yapıldı. 

O günlerde toplu taşımayla dolaşıyorum İstanbul’da ve çoğunlukla Salt Galata’ya gidip okuma yapıyorum. Videolarla oynuyorum. Yazıyorum. Kendimi dışarıda bir yere atmam gerekiyor ki evdeki beni oyalayan bir sürü şeyden izole olabileyim. Oldum olası böyle. 

Kaş’ta yaşarken de yarımadadaydı evim. Bilenler bilir. 10 dk sürüş mesafesinde merkezdesin. Ama yarımadada yaşıyorsan bütün tantanadan da uzaksın. Tam benlik. Oradaki balkonum en sevdiğim yazma noktamdı. En çok öykü ve blog yazısını da orada yazdım. Yine de orada bile kalkıp Kaş’ın merkezine ya da marinada yazmaya gidiyordum bir cafeye. Çünkü evdeki oyalanılacaklardan uzak durayım, bir de etrafla iletişimde olmak benim üretkenliğime yarıyor, zaman zaman. Ayrıca flört enerjisi de iyi geliyor. 🙂

Benim kendimi anlatmam da böyle. Her şey bir toz bulutuydu.

Geçtiğimiz hafta başında ayın 3’ünde düştüm yollara. Video podcast yapmaya başlayacağım. Söyleşiler ve kendim tekil olarak da yürüteceğim programlar yapacağım. Kafamda uzun süredir var olan podcast isteğini derli toplu temaya oturttuğum için hızla gelişti sonrası. İki tanesini yayınladım bile. Şimdi yazıdan sonra Emre Günsal’la Kadıköy Sineması’nda yaptığım söyleşinin kurgusuna geçerim! Önce yazıyorum ki kurgu boyunca bunlar kafamda dönüp duracak biliyorum. Şuraya dökeyim de orada dursun, kafamda değil. 

Bu arada dün yayınladığım podcastte bahsediyorum. Ölümcül Yakınlıkları okurken boğazım acıyor, hasta mıyım paranoyaları basıyor. Neler neler. Otobüse, metroya biniyorum. İnsanlarımızın  hijyen alışkanlıkları belli. Bırak hijyeni kişisel alan konusunda daha önce hiç bir şey duymamışlar. 

14:16’da ben varım. Burada da personal space olayına değinmiştim bak. 🙂

Neyse!

Geçen bakan açıklama yaptı. Mart’ın 11’ini 12’ye bağlayan gece. Bir kişide Corona virüsü tesbit edilmiş Türkiye’de. Valla ertesi gün kalktığımda benim için bir şey değişmedi. Çünkü Türkiye’den giden uçaklarda görülüyordu günlerdir. Türkiye’nin kendi “gururuna” yenilip(!) Sağlık önlemleri almaya başlayacağını zaten düşünmüyordum. Etrafta olma ihtimali çoktandır aklımda. Zaten ellerimi sürekli yıkıyorum, çantamda kolonya taşıyordum da. E bir de ayın 12’si. Babamın ölüm yıldönümü. Vallahi dünya yansa yorganım yok içinde diye dolaştım ortalıkta. Bu demek değil ki tedbirleri elden bıraktım. Ama gidip market de yağmalamadım. Ya da korkmuyor muyum zaman zaman? Deli gibi kaygıya kapıldığım anlar oluyor. 

Hepsini bir kenara bırakalım. Şunları demek istiyorum. Ben napıyorum?

Her gun yoga pratiğimi yapıyorum. Sabah ilk iş. Yoga aşırı hareketli beyin dalgalarını azaltıyor. O beyin dalgaları da Sanskritçe vritti dediğimiz kaygılar. Yani kaygıdan kastım ya gelecektesin ya da geçmişte. 

Geçen bir arkadaşım “Yoga yapmadığın gün ile yoga yaptığın günün farkını anlayabiliyor musun?” dedi. Tabii ki. Bu blogda zaten tonla yazı var yoganın hayatıma etkileriyle ilgili. Hatta yoga günlükleri bunlar, gün gün değişimleri de görebiliyorum ben de tekrar baktığımda. 

Yoganın beni doyurduğu da bir gerçek. Beni kendi merkezime çekiyor ve kendi nefesimle yakınlaştırıyor. Ayrıca bedenime iyi bakıp, hareket ettirdiğimde, onu dinlediğimde derdi neyse söylüyor. Dahası hareketin bağışıklığı artırdığı bilinen bir gerçek. 

Bir süredir zaten yediklerime dikkat ediyorum, düzgün besleniyorum. Şu günlerde dışarıda yiyeceğimi sanmıyorum. 

Dün oturdum yine birkaç bir şey okumaya koyuldum. Sabah 6 gibi uyanıp ve poscast ve video kurgulamaya oturmuştum. Çünkü istediğim saatte podcastleri paylaşmak istiyorum. Tam da arkadaşımın sorduğu sorunun cevabı. Yogasız günde corona okudukça panikledim. Sonra akşam aşağıdaki spor salonunda Koşu bandında 35 dk kadar tepindim de kendime geldim. (Tabii ıslak mendille sildim koşu bandında tuttuğum yerleri.) 

Dün ayrıca podcasti yayınlayınca, öğlen kanyona gittim. Almam gereken birkaç şey var. Kahve, bişi. Gratis’e girdim. Bir müşteri bir şey sordu, çalışan kadın da “ay yok hiç kalmadı” dedi. Neyi soruyorlar diye lafa girdim. Müşteri gitmişti anında. 

“Seyahat için satılan minik boş şişeler. Kalmadı hiç. Ayrıca kolonya, mendil vs hep bitti dedi.” 

Hmm, ok. İnsanlar yanında sıvı sabun da taşıyormuş. Mantıklı. Sakin! Evlerde illa ki vardır boşalan minik bişiler. 

Ayrıca kasada ödeme yapıyorum. Çalışan kadın avm’lerin kapatılması gerekliliğinden bahsediyordu. Katılmamak elde değil. Neden sonra elimdeki çöpü atar mısınız diye uzattım. Çöp kabul etmiyoruz dedi. Bayağı tüylerim diken diken çıktım oradan.

Yetecek kadar alıyorum her şeyi. Mendilleri, erzakları alırken rafları boşaltmıyorum. Kaynakların sınırlılığı ile ilgili kaygı ve korku insanları ne hale getirdiğini açıklamanın ertesi gün gördük. Ben kendimle ilgileniyorum. Daha önce yazmıştım. Dediğim gibi korkup, kaygılansam da pozitif tarafta kalıp kendimi bolluk bilincinde tutmaya çalışıyorum. heşteq olumlama!

Dünkü korkularım arasında, ben hala Kanyon’dayken arayan arkadaşımla corona mevzusu konuşurken ondan gelen “Geçecek.” bir yoga kadar iyi geldi ruhuma. O da bambaşka. 

Baştaki seminer birlikteliği çağrıştırdığı için bahsi geçti işte. 

Bu tekil atlatılacak bir süreç değil. Birbirimize sahip çıkmamız gerekiyor. Etrafı tüketirken sadece kendini düşünme vakti değil. İnsanları bir araya toplarken, tavsiye verirken, hastalandığınızda dışarı çıkarken sadece kendini için değil başkaları için de sorumluluk almalıyız. 

Evet. Hem kendi sorumluluğumuzu bilmeli hem de başkalarını da yeri geldiğinde kendimizden, kendi etkimizden koruyacak sorumluluğu üstlenmeliyiz. 

Ayrıca son podcastimi 12’sinde anlattığım ruh haliyle kaydetmiştim. Şu an biraz daha tedbirli ilerliyorum. Yani kimseye bir organizasyona gitmesi konusunda tavsiye veremem. Bu büyük bir sorumluluk. Evet ben dedim diye kimse bir yerlere akın etmedi belki. Henüz:P Zaten her şeyin iptal haberi geliyor. Yine de belirtiyorum.

Ayrıca Defne hocamı okuyorum. İki gündür aşırı boş vermişlikle, paniğe arasındaki savrulmalara nefes oldu gerçekten. Tavsiye derim. https://defnesumanblogs.com

Açıkcası Türkiye’deki önlemler tahmin ettiğimden iyi gidiyor. Tüm süreçte şeffaflık çok önemli tabii. Göreceğiz bakalım. 

Pek mutluluk, neşe çıkarılacak bir durum yok elbet. Ama komedi mini videoları izliyorum denk geldikçe. Gülmek iyi geliyor. Bedene endorfin ve serotonin de iyileştirici olarak lazım. Pozitif müzikler dinlemeye çalışıyorum. Bilgi yığınlarından uzaklaşıyorum. Ne olup bittiğinin farkında olmak önemli ama uzatmıyorum da. Hepimiz kendi güvenilir kaynaklarımızı bulacağız işte. 

Şu an arabayla çıkıyorum dışarı. Mümkün mertebe tedbirliyim. Sakin, pozitif ve umutlu kalmak için elimden geleni yapıyorum. Bu karanlığa bakamamak ya da yok saymak değil.

Bağışıklığınızı artıcı şeyleri en iyi siz biliyorsunuz. Peşinden gidin. Yardımlaşmayı ihmal etmeyin. Video podcastlerimi takipte kalın.

Sağlık ve sevgiyle. 

Burçe