source unknown. let me know if you know it.

Sisifos tanrılarla boy ölçüşmeye giriştiği için ölüler ülkesinde cezaya çarptırılır. Cezası bir kayayı taşıyarak dağın tepesine çıkarmak. Ancak tam tepeye vardığı anda bir güç kayayı aşağı iter ve Sisifos ertesi gün tekrar o kayayı oraya çıkarmak zorundadır. Ve bu böyle sürüp gider.

Rutinlerime devam etmeye çalışıyorum. Uyandığımda iki saat yataktan çıkamıyorum. Telefonla oynuyorum. Çok erken kalkıyorum tabii. Sonra her sabah olduğu gibi yoga yapıyorum. Sonra kahvaltı. Kahvemi alıp masamın başına geçiyorum. Vitaminlerimi içip, okuma, yazma, izleme işleri. 

Haftada iki gün Feyzi Erçin’in Boğaziçi Üniversitesi’nde verdiği derslere misafir oluyorum. Bu da haftalık rutinimin neresinde olduğumda ilgili iyi bir sabit oldu.

Sisifos gibi her günümü yeniden kurmaya devam ediyorum.  Yeniden ve yeniden ve yeniden ve yeniden.

Daha Ocak’tı ve Covid19 gündemimdeydi. Burada alarma geçmemiştik. Ben elimde Albert Camus’nun Sisifos Söyleni ve Dorothy H. Crawford’un Ölümcül Yakınlıklar kitaplarımla Salt Galata’ya gidip duruyordum. (Tek kitapla dolaştığım gün sayısı az. Çünkü neden seçmek zorunda olayım ki.) 

Azra Erhat Mitoloji sözlüğünde Camus’nun Sisifos Söylenini şöyle özetliyor: “Yaptığı iş anlamsız (absürd) ve yararsızdır, ama bu işi sonsuzluğa dek görmekle yükümlüdür Sisifos. Bu korkunç işkencenin bir gün biteceğini bile umamaz.” 

Camus diyor ki, her insan muhakkak intiharı düşünmüştür. Ne kadar haklılar diyor. Var olmak üzerine uzun uzun tartışıyor. Bazı yerleri anlamıyorum bile. On sene önce A Clockwork Orange’ı izlediğimde ne kadar anladıysam, bu kitabı da o kadar hazmedebiliyorum o sıra. Yine de diğer kitapla yarattığı füzyon artık kafa yapıyor. Beni fenalıklara, karanlıklara sürüklüyor ve bırakıyorum kitabı.

Birkaç hafta önce bok gibi şeyler yaşadım. Ertesi gün acil durum planına geçmeliyim. Ama yok o gün ders var. Bir gün sonra halledeyim şu diğer görüşmeyi.

O karamsar sabah kalktığımda, yine yatağımda kıpırdayamazken , kafamdaki düşünceler kadar karanlığını en son üniversitede son sınıfa giderken hissetmiştim. Dünyanın yaşamaya değer bir yer olmadığına bayağı iknayım. Hiç olmadığım kadar karamsarım.

Sonra bir şekilde, kalkamasam da hadi kalk, kendini matın başına at da sonra bakarsın; hadi bir tadaasana’da (dağ pozu) dur da sonrasına bakarsın; hadi yoganı bitir şu masaya otur da devamı gelir..

Kendi kendine annelik yapmak, dostluk yapmak gibi. (Hayatını kendine, abisine hatta annesine annelik yaparak geçirmiş biri için zor değil(!))

Düşmemek için bildiğim tek şey olan pedal çevirmek gibi. Öğrenmeye tutunmak gibi.

Hamlet’in tiradı hala çınlıyor kulaklarımda. To be or not to be..

Her zıtlığın yan yana mevcut olduğu bir bünye benimki. Yapmak istediğim tonla şey var. Zaman zaman, bir o kadar gözüm yok. Sonraki an yine var.

“Güçlüymüşsün” diyor pek güzel dostum. “Güçlü çıktın” diyor. Şaşırıyorum. Evet biliyorum, güçlüyüm ama hiç olmadığım kadar en güçsüz (aslında en kimsesiz) hissettiğim zamanlar şu günler. Hepsi yan yana. 

Bir yandan tuhaf bir özgürleştiriciliği var karantinanın ve bu karamsarlıkların.

Diyorum ki amaaan. Yani bu kapının ardı kıyamete açılıyor. Sanki öldürmeden önce süründürecekmiş ve “heh işte bir şey yoktu sonrasında” diyip, bir yere de bağlamayıp bırakacakmış gibi.

Öyle olunca da daha önce cesaret edemediklerime karşı bir rahatlık geliyor.

Bu blogun büyük kısmını yazdığım perşembe günü mesela bir yazı deadline’ım vardı. İş falan değil. Dünyanın en meşgul işsiziyim çok şükür. Gönüllü yazdığım ama gecikmeden ve insanları belki zor durumda bırakabilirimden çekineceğim bir durum.

A ah, ben bir rahatla? Yani kurumsal işimdeyken şu kafa izinlerini alsaymışım keşke. Diyorum ki yani en kötü ne olacak ki? Ölcez lan.

Başka bir konu, insanlar beni üretken ve enerjik görüyorlar. Ama bir o kadar bitkinim. Bir o kadar “izin günleri” yapıp hiç bir şey yapmıyorum.

Geçen sene 4 Mayıs’ta manevi babam vefat etti. 5inde gömdük. 6sında Craft’ta ders var. Kalktım gittim. Öyle evde oturup yas tutacak halim yoktu. Onu da yaptım çokça, o ayrı. Dediğim gibi öyle yapay bir motivasyonculuk değil bahsettiğim.

Yakın zamanda kulağıma şu anektod çalındı; Mehmet Ali Birand öldüğünde ana haberi sunuyorlar. Ve başlangıçta Birand’ı kısacık anıp, direkt haberlere geçiyorlar. Hüzünlü, yas tutan insanlar ağlayarak sunuyor bülteni. Birand iş devam etmeli derdi, o böyle isterdi diye.

(Şimdi doğruluğuna açıp bakmadım. Ama anlatılmak istenen belli.)

Yani ben kendimi meşgul ederken hissetmekten kaçmak amaçlı yapmıyorum bunu. Zaten öyle çeyrek asır harcadım ve bir baba da o yolda kaybettim.

Diğer taraftan her şeyi yaparken korkuyorum. Her boka kalkışabiliyorum. Onda sorun yok. Cesaret de zaten korkmamak değil, korkuya rağmen atlamak ya işte..

Doğu ile söyleşeceğiz, allahım nasıl istemiyorum. Yapamayacağımı düşünüyorum. Sonra çok güzel yorumlar geliyor. Zaten işe başlayınca halloluyor bende. Sahneye çıkıncaya kadar derdim, gerisi geliyor:)

Yoga, psoas canlı yayını yapacağım. Allahım, sanki yedi yıldır öğrendiğim uyguladığım şey değilmiş gibi, nasıl kaçmak istiyorum. İlk psoas video podcast yayınlayınca şu mesajı aldım instagramda. 

Yani bu anlamsızlığın karşısında debelenip, yenilip, boğuşup, tekrar denediğim “üretmeler” hep kağıda yazıp, şişeye koyup, denize atmaktan başka bir şey değil. Ulaşıp ulaşmayacağını hiç bilmiyorsun. Bunları yapmak için bu dış motivasyonlara ihtiyaç yok. Zaten ateşleyici olarak onu beklersen asla üretemezsin. Kim yeni bir blog, vlog, live daha istiyor ki?

Ama istiyor işte. 

İnsanlar tutkuyla bir şey yaptığında bu etrafına ilham veriyor. Bu yüzden bir çocukla vakit geçirmeyi severiz. Ya da yerine çocuk gibi adamlar seçip umut arayabiliriz de bağğzen. :))

Karantinaya ilk girdiğimiz günlerde dışarıda olmak zorunda olan insanlardan aşırı etkileniyordum. Ağlayarak markette dolaşmalar.. Sonra şu fikir oturdu artık. Defne Hocam blogunda hatırlatmıştı: Herkesin bir rolü (ya da rolleri) var. Bana da düşen (bu yılda, bu zamanda, bu coğrafyada) oturup yazmak, video çekmek, anlatmak, konuşmak, dinlemek, öğrenmek vs. 

Yine Deniz Altınay Psikodramada Psikolojik Sağlamlık ve Yarına Kim Kalacak ‘ta çok iyi anlatıyor rolleri cesaretle almamız gerektiğini. 

Her şey olup bittiğinde dönüp bakıp anlamlandırabileceğiz, niye bu zamanda, tam da bu şekilde, bu kimseyle karantinadayım diye. Yani umarım:)

Apocalypse Now’daki Long Brigde’i hatırlatıyor Feyzi dersinde. Bu köprü sürekli Amerikalılar tarafından yıkılıyor. Vietnamlılar tarafından yeniden yapılıyor. Sisifos göndermeleri yine günlerdir kafamda yazılan bu bloga ekleniyor. 

Erika, The Piano Teacher’da varoluşunu, onun dünyayla bağını hissedebilmek için o son sahneyi yaşatıyor bize. 

Azra Erlat Camus’nun Sisifosu için şöyle devam ediyor: “Sisifos’un bu korkunç işkenceden her şeye karşın bir zevk duyduğunu, bilincin verdiği sevinçle bir çeşit mutluluğa, umutsuzluğun mutluluğuna erişebileceğini ileri sürer. Sisifos’u da böylece anlamsızlığı akıl ve bilinç gücüyle yenen insan kahraman olarak karşımıza diker.”

Kahramanlarınız eksik olmasın emi.

İyi bayramlar.

BONUS:

Favori enstrumanım, favori trompetçilerimden birinin nefesiyle eşlikçiniz olsun.