Günaydın! Günlük rutinime devam ediyorum. Saat 6 küsürlerde uyandım. Bir saati buldu telefonu bırakıp, yataktan çıkmam. Sonra hemen yogaya.

Aslında sabah zihin kabını çok da bulandırmadan geçmek gerekiyor yogaya. 

Uyandığımdan daha sakin haldeyim.

Sabah öfke, hayal kırıklığı, sevgisizlik, karamsarlık içindeydim. Telefon ekranında gördüklerimin etkisi büyük. Ama sadece o değil.

Şu an hüzünlüyüm. Kalbim kırık. Yalnız hissediyorum. Yapayalnız. 

Saat 7:51. Marketlerin açılmasını bekliyorum. Markete gidip döneceğim. En son Salı günü gitmişim markete. Dönüp telefonumdan baktım. Günler karışmış bile. 

Eskiden yakın olduğum bir arkadaşımla şunu konuşurduk tatillere gittiğimizde. “ Eğer hangi gündeyiz, ayın kaçı olduğunu unutursak; zihnen gerçekten tatildeyiz demektir.” Bu etkili bir tatil demekti.

Ne komik. Ayın 21’i. Karantinada sekizinci günüm.

Yazıp yazıp sildim bu noktada. Ben cinsinden yazmam gerekiyor. Başkalarına “Nasıl şunu yapmazsınız. Bunu yapın.” Demenin bir alemi yok galiba. 

Yine de şunu anlamalıyız. Hücrelerimize kadar hissedene kadar çabamalıyız.

HİÇ DE ÖNEMLİ DEĞİLİZ!

Doğa’nın karşısında beş para etmeyecek nefeslerimizi nelere harcıyoruz günlerdir? İnternette, etrafta. 

Geçen Melancholia filmini izlerken ormanlık alanda atlar ilerliyor ve biz tepeden görüyoruz. Yeşili, doğayı o kadar özledim ki. Ben İstanbul’da sıkılıp bunaldığımda arabayı Belgrad’ın tek gidiş, tek geliş ormanlık, virajlı yoluna sürerim. Deşarj olup dönerim.  Bu arada filmin bana söylediği şu oldu: teslim ol, kabullen!

Norveç’te Trolltunga’ya tırmanırken hafızama kazınan görüntüleri ciğerime çekiyorum tekrar. Tekrar. Sonra tekrar. Kendimi ne kadar küçük hissetmiştim. Orada ve benzer doğa içindeki tecrübelerimde hissettiğim varoluşu, hakikati; uğradığım değişimi başka çok az şeyde deneyimledim.

Yine bir benzeri, dalgalı bir günde katamaranla sırıl sıklam hale gelerek yaptığım yelken dersleri. Orada da dalgaların, rüzgarın dediğinin olacağı bilgisini karnımın içinde, ciğerlerimde hissediyordum. Hala bulabiliyorum o hissi içimde. Çok ama çok seviyorum. Denizlere dalmayı, maviliklerde kaybolmayı, orman yolunda ilerlemeyi çok özlüyorum.

Bugüne gelelim. Senden benden büyük bir şey var ortada. Şu durum aslında çok da önemli olmadığımızı; garantiye aldığımız, kontrolümüzde sandığımız şeylerin aslında hiç de öyle olmadığını vurmuyor mu yüzümüze?

Bir virüs gelip hepimizi dünyanın üstünden silkeleyebiliyor ve dünya hep olduğu yerde öylece kalıyor. Hatta iyileşiyor, güzelleşiyor.

Biz ise hasta olmayalım derdindeyiz. Samimiyetle hasta etmeyeyim diyor muyuz? 

Hala aç kalmayayım derdindeyiz. Afedersin bok boğazımızın peşindeyiz. Ama aç bırakmayayım diyor muyuz? 

Bulaştırmayayım diyorum ama sosyal medyada gördüklerimden, sağlık personelleri hastaneden çıkıp, alışverişe gidiyor ve raflar boş! Güçlü olmak için, size yardım etmek için yemeğe ihtiyacım var diyor. İtalyada olmuş bu. Ama uzak değil bak. Başkasını işaret etmek değil derdim. Sen, ben, anan, kardeşin, eşin, sevgilin. 

Hasta etmeyelim, kırmayalım, zarar vermeyelim diyen insanlar az. Yok değil ama az. Binlerce insan, binlerce güzellik yapıyor. Onları da görebilmek için, umutlu kalabilmek için, “bağlantıda kalabilmek için” sosyal medyaya giriyorum. Ama zihin kabımın kirlenmesine engel olamıyorum maalesef.

Aç gözlülük, kibir, kindarlık, şiddet, hırsların yeri olmadığı, olmaması gerek günlerdeyiz. Umarım doğa ana hepimizi silkelerken bunlara da bir çare bulur. 

Günlerdir pozitif kalmaya çalışıyorum. Yapay bir umut ya da positive vibes durumu değil. Hakikatin bok gibi farkındayım. İçim acıyor. Ama bir disiplin bu. Bu kapkaranlık günlerde güneşli bir zihne sahip olmaya çalışıyorum. Ama en çok, en yakınım tarafından incitildiğimde aslında derdimin sosyal medya değil içimdeki telin kırıldığını biliyorum.

Kırgın, umutsuz, hayal kırıklığına uğramış hissediyorum. Yalnız hissediyorum. 

Ama geçecek. Her duygu akıp gidiyor. Bir film izlerken beyaz perdede akan görüntüler gibi. Film de bitiyor. O perde bembeyaz duruyor orada. Bir an önce hissettiğin duygu sen farkında olmasan da bir dakikadan az sürede değişiyor. O yüzden her anı yeniden yaratmak, her günü baştan kurmak lazım.

Bırak benim ufak dünyamı, hükümetler değişir, alınan kötü kararların bi önemi kalmaz. Bütün rezillikler unutulur. Her şey geçip gider. Bir önemi yok.

Mesela, sokağa çıkma yasağı gelsin diyeceğimi asla hayal edemezdim. Hem bildiğim, hem de şu an tecrübe ettiğim üzere, demek ki insanlar, devlet gibi bir üst akıldan bu şekilde medet umarak ihtilallere alkış tuttular. Öteki insanlar kendileri için iyi olanın ne olduğunu bilmiyor. Ama “ben” biliyorum şu an oturduğum yerde. Ama “benim” gücüm yetmez. Devlet yapsın. (!)

Hmm. Hayır. Belki de tam olarak böyle bir cehennemden geçmeliyiz. Varsın yansın. Shakti Shiva!

Ben evimde yogamı yapmaya, pozitif kalmaya çalışmaya, okumaya, video kesip biçmeye, anlatmaya, yazmaya, sevmeye, inatla kötülüğün karşısına hafızamı yitirip tekrar iyi niyetlerle çıkmaya çabalayacağım. 

Birazdan da podcast kurgularım belki. Bir önemi yok salla diyorum. O an da arkadaşımın dün attığı sesli mesaj geliyor aklıma. “Senden görüp ilham alıyorum yoga yapmak, düzen oturtmak konusunda” diye. Uzattım ama demek ki gerçekten kendinle ilgilenip, kendin en iyisini yapmaya çalışmak gerekiyor. Dayılar dışarı çıkmasın, insanlar linç edilmesin demek yerine.

Marketten de üç günlük alışveriş yapacağım. Belli ki üç günde bir gitmek fena olmuyor. Stoklamayacağım. 

B.