Bu sabah yine yogamı yaptım. Biraz roman okudum. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ndeyim hala. Bazen ağzına bir et parçası atarsın. Lastik gibidir. Yutamazsın. Çiğnedikçe ağzında büyür ya. 

Ya bu çok kötü bir benzetme oldu. Roman çok iyi. (Sağol be Btt, senin iltifatına mahzar olduysa) Öyle ki, Hayri İrdal’da kendime ait taraflar gördüm dün. Allahım kıvranıyorum dört duvar arasında. Halit Ayarcı’nın ayarlarını alıp odamın hangi köşesine koyayım da ara sıra gelip geçerken bulaşsın tekrar diye fır dönüyorum. 

Neyse biraz roman. Sonra biraz senaryo yazmaca. Nihayet elim gitti. Muhtemelen tortular bunlar. Bok püsür yazdım. Kendime rağmen, tuttuğum süre boyunca yazının başında durmaya sadık kaldım ya. Aferin bana. Bu sabah rutini tutturur götürürsem harika. 

En son yazdığım blog üzerine arandım. Yalnız değilmişim, çok şükür. 

Geçen ANda kalma rehberi diye video podcast yayınladım. O sabah da öyle. Yani kim napsın, niye anlatayım diye uyandığım bir sabahtı. Kaldı ki günlerdir birileri spor, yoga için önerilerimi soruyor vs.

O sabah da gelen bir mesaj ateşleyici oldu ve günler önce çektiğim video podcast’in kurgusunu bitirip yükledim YouTube ve spotify’a.

Şunu belirtmeliyim. Günler öncesinde yaptığım ankette şunu sordum, böyle bir podcast ister misiniz diye. İstemeseniz de yapacağım diye düşünüyordum. Çünkü isteneceğine de ikna değildim. Tahminimden fazla olumlu dönüş oldu. Birkaçı yabancı eskort hesaplarının random basması olsa da, aklımın almadığı rakam olunca sevindim de, ne yalan söyleyeyim. 

Neyse saldım içeriği ortamalara.

Bu arada alaka gösteren herkese teşekkür ederim. İtekleyici güç oluyor.

Dönüşlerden kalbime çok dokunan birkaç tanesi oldu. Biri şunu hatırlatıyordu: “Bazen çok iyi bildiğimizi düşündüğümüz şeyleri başkasına aktarmaya gerek duymayabiliyoruz, zaten herkes biliyordur diye düşünebiliyoruz. Ama öyle olmuyor. En basit ve yalın haliyle kişisel bilgi ve deneyimlerimizi paylaşmak çok kıymetli. Anlattıklarını bilen ve deneyimlemiş biri olarak bile aa evet öyle farkındalığı yaşıyorum. Eminim çok kişide de böyle olur.” 

Sonra şunu ekliyor: “İzlediğin, gördüğün, okuduğun, deneyimlediğin, dokunduğun, baktığın her ama her şeyden sorumlusun bu hayatta. O yüzden kendime hep hatırlatmaya çalıştığım bir şey bu: Duygu ve düşüncelerini, deneyimlerini hafife alma ve basite indirgeme hiç bir zaman. Şu an bunun örneği olduğun için teşekkür ederim”

O kadar iyi geldi ki. Tamamlayıcı oldu demeliyim sanırım. Bir başkası yatmış, meditasyonunu yapmış, yaparken dediklerimi uygulamaya koymuş. 

Yine de şunu bu bloga yazmalıyım gibi hissediyorum. Ben kendimi hiç ciddiye almıyorum. Ben kendimi çok ciddiye alıyorum. Sen de okur, izleyici kimse beni o kadar ciddiye al, ve bir o kadar alma.

Her şeyin hem doğru, hem yanlış olduğu tuhaf bir dönemdeyiz. Denilen bir şey, anında aksi ile çürütülüyor. 

O zaman hep söylediğim: kendi doğrularını bulacaksın. Kendi iç süzgecinden geçirip. 

Ama şu önemli cidden. Zaten bildiklerinden hangisini şimdi kullanman gerektiği. Defne Hocamın geçen günkü blogunu okuduğumda da aynı hisle kendime döndüm. 

Keni doğrularını (ve yanlışlarını) bulmak da yine kendini tanımaktan geçiyor. Ben demiyorum ki o süreç bitti, aynanın sırrına vakıfım. Ama temel taşları artık oturttuğumu sanıyorum. Neyin bana ait olup, neyin olmadığını iyi biliyorum.

Dolayısıyla övgüler ile sevinirken de, linç edilip gömüldüğümde de ayırabiliyorum bu benle ilgili, bu benle değil. Bu şunu da getiriyor: Haybeden övüldüğümde de coşkulanmıyorum, ama osuruk efendiler ota boka üfürdüğünde de kişisel almıyorum. 

Ya da bana ait olmadığı noktada kişinin kendisiyle ilgili bende ya da içerikte neyi gördüğünü gözleme fırsatım oluyor. Kendinde sevdiği, kendinde övdüğü yanını mı görüyor yoksa öyle olsa ne gülünç olurdu diye düşündüğü, olamadığı ama kıskandığı, olmaya cesaret edemediği ya da basit kötücül yanlarını da. 

Yukarıda anlattığım dönüşlerden bağımsız bu dediklerim. Son günlerde bir sürü farklı içeriğe çok dönüş aldım ve geçen gün dedim ki bir DUR.

Bir içine dön cidden. 

Onaylanma ihtiyacım büyük, kabul edeyim. Yapmaya çalıştığım şeyde nihayetinde insanlara ulaşmaya çalışıyorum. Bana ne benim insanım olsun olmasın. Bir o kadar kendime hatırlatıyorum da. Herkesten bağımsız, pek popüler olmasa da, demek istediklerim bunlar, ya da şu işi beğendiğimde alkışlayacağım.

Hakaret, tehdit, şiddet içeriğine kızıyorum; kişiliğimle alakalı olmasa da o ayrı. Cinsiyetçi, şekilci, haybeden osuran dönüşlerin “doğrusuyla” derdim bitmedi.

Ama onaylanma ihtiyacına bir dur. Kendine dön. Kendini hatırla dedim. 

Eve ilk kapandığım günlerde enerjim aşırı yüksekti. Birazını seyreltmek gerekiyordu herhalde. Bunun yogacası wata, yani iç rüzgarın yani hava elementinin aşırı hareketliliği demek. Zihinde Vritti dediğimiz (kaygı yaratan, çok konuşan zihin) dalgaların çokluğu. Bizler Hatha Yoga’da elemeleri dengeli hale getirmek istiyoruz. Podcastimde de bahsediyorum ama eksik söylemişim. Zihni zihinle yenemezsin ama hareketle yenersin diyorum. Aslında Zihni nefesle yenersin olacak. Hareketlere eşlik eden Nefesle. 

Defne Hocam ve Shandor Remete bizleri durulmaya, içe dönüklüğe çağırıyor şu günlerde. Birkaç gündür biraz o haldeyim. Sonra bir bakmışsın 34237509 tane story atmışım.

Who gives a HACK!

Hepimiz bir şekilde iyileştirmeye, iyi tutmaya çalışıyoruz kendimizi. Sonra şu makaleyi okudum Harward Business Review’dan. Özetle içinden geçtiğimiz rahatsızlık duygularının aslında yas olduğunu söyledi. Bu da bana iyi hatırlatma oldu işte. 

Ama ben şunu sorayım:

Yas tutmayı biliyor muyuz?

Veda etmeyi biliyor muyuz?

Makalede diyor ki: içinden geçtiğimiz duygu yas, keder. Adını koyabilirsek belki baş edebiliriz de. Bir şeyler değişti ve bazı şeyler daha şimdiden, bir daha hiç aynı olmayacak halde değişiyor. Mesela 11 Eylül’den sonra havaalanına gitmek nasıl eskisiyle aynı değilse, şimdiden sonra da çok şey değişecek. Ve bizler hiç bir zaman böyle kolektif bir keder içinde olmamıştık. 

Anticipatory grief dediği beklentisel hüzün’den bahsediyor. Bizlerin primitif zihni kötü bir şeyin olduğunu biliyor ama hiç bir şey göremiyoruz. Bundan kaynaklı bir keder hali. Ve zihnimiz bizlere kötü fikirler yaratıyor. Bilmem kim ölecek, şuna bir şey olacak, başımıza bu gelecek. Ve o da ANda kalmak için birkaç şey öneriyor. Kendi podcastimde bahsettiklerime yakın. Henüz dinlememişler yazıdan sonra buyursun lütfen.

Şunu hep söylüyorum. Her şey yolunda giderken, herkes iyiyken değil de, en iyi böyle zamanlarda tanıyoruz insanları. Hızla. İnsan turnusol lafı dolanıyor işte ortalıkta. Öyle.

Gelgelelim yazı şunu hatırlatıyor. Biraz şefkat stoklayın. Etrafınızdaki insanların normalde yapmayacağı şeyleri, olmadığı halleri gördüğünüzde O da korkuyor, kaygılı ve o yüzden böyle mesela kibirli konuşmuş olabilir diyor. 

Yani şefkat hatırlatması iyi oldu, allah razı olsun. Not ettim. Yok cidden. Ama yine de öfkeyle “tanıdık seni de” durumu değil zaten dediğim. Bayağı, okey bu da böyle biri, benim insanım değil deyip yoluna devam etmek bana daha çok uyuyor.

Ve son olarak, anlam bulmaktan bahsediyor. Evet o şeyin içindeyken tam olarak göremesek de döndüğümüz de bu süreçle ilgili bir anlam bulacağız. Şu an dönen “doğa kendini temizledi” “ortalığın efendisi doğa bize dur dedi” bunlar şu anki aklımızla diyebildiklerimizden bazıları. 

Ama kişisel düzeyde dönüp baktığımızda hayatımızın tam olarak da bu döneminde, tam olarak bu evde, tam olarak bu insanlarda neden bir arada tıkılıp kaldığımız, neden bu es geldi, ya da her şey şimdi mi başlıyormuş diye anlam çıkaracağımız anlar gelecek. 

Yasa dönecek olursak, senede ya da iki senede bir hayatımdan en yakınlarımı, sevdiğim insanları kaybetme şanssızlığında biriyim. 

Şunu söylemeliyim ki benim yas dönemlerim kahkaha, göz yaşı, ter, yaratıcılık, yalnızlık, dayanışma, çaresizlik, güçsüzlük, sevgi, sevgisizlik, nereden geldiğini bilmediğim güçlülük, yetersizlik, yeterlilik, sorumluluk, vs insana dair her şeyi barındırıyor. Artık öyle en azından. Şükür ki.

Ve söylemeliyim ki, geçiyor. Kendime de dönüp dönüp söylüyorum. Her sabah kendinize güzel şeyler beklemeyi hatırlatın. Vallahi bak. İflah olmaz umutlular buraya kadar okudu mu?

Şu sıralar da boya yapıyorum, müzik dinliyorum, film izliyorum, yazıyorum, boş duruyorum, bir şey yapmak zorunda hissetmiyorum, bir şey yapmak zorunda hissediyorum, içe kapanıyorum, instagramdan arsızca yardırıyorum, ağlıyorum, gülüyorum, okuyorum, izliyorum, ignore ediyorum, yemek yapıyorum, bazı yaptıklarım bi boka benzemiyor, sonra uf nasıl döktürüyorum, kavga ediyorum, akıllı biri oluyorum, affediyorum, küfrediyorum . Hepsi var. Hepsi bana ait.

Son olarak veda etmeyi de bilmek lazım. Çünkü yas denince benim aklıma anında bu kavram geliyor.

Sonra yazmayacağım, şimdi yazacağım. Burası benim blogum ve istediğim kadar uzun yazabilirim. Yemişim sosyal medya kurallarını. İbrahim Selim Caner Özyurtlu’nun Loşsohbet’inde şunu demişti: “kendimize hata yapabileceğimiz alanlar açmaya çalışıyoruz işte.”

Waow! Welcome to my jungle. Since 2010.

Veda

Geçen sene arabamı satmaya çalışıyorum. Ondan bir altı ay önce yine satış için koydum internete. Yok! Zaten at hırsızı kılıklı insanlar arıyor, dert anlatıyor. Aman allahım hiç sevmediğim işler. 

Ocak sonları, satacağım bu sefer. Kesin. Terapistime dert yandım. Aman yine satılmıyor. Of gitsin, bitsin. Dedi ki: Veda ettin mi?

Haydaaa arabaya da edeceğiz. Doğru ya! Köpeğime, teyzeme, babama, üvey babama ettiğim gibi. Yoksa defterler kapanmıyor. 

Veda edeceğim şey benim için ne ifade ediyor?

Hmm şunlar şunlar. Bunları yazıya da dökebilirsiniz. Önce kendi içine anlat derdini. Sonra konunun muhattabına.

Senin için neden önemliydi?

Nelere teşekkür ediyorsun? Hayatıma kattığın şunlar şunlar.

Nelerine öfkelisin? Heh bak bunları söyleyecek cesareti de göster. Yaz önce yaz hiç yapamıyorsan. Yoksa karşısına geçip çorba, salata yapma.

Ve hoşçakal. 

Sonra da otur yas tut. 

Bu kadar kolay değil. Ama adımlar bu. 

Arabamla vedamı edip, komik bir selfim bile çekindim, bakınca bu anı hatırlamak için. Evet arabayla konuştum. Sonra da birkaç gün içinde gitti. 

Teyzemle mesela onu yitirirken, hala yaşıyorken yapmıştım. Daha burnumu sızlatan bir an bilmiyorum. Ama çok mutluyum bunu yaşarken, onunla yapabildiğim için. 

Üvey babamı kaybettim geçen sene. Onu kaybetmeden, içimde ona bu vedayı etmiştim. Of bu kadar açmalı mıyım ya? Who gives a hack. Şu an hayatımda kan bağıyla olup da, kendimi gidişata teslim ettiğim ilişkiler var. Onlara içimden vedamı ettim bile. Bu onlarla küs olduğum anlamına gelmiyor. Nefret ettiğim anlamına da gelmiyor. 

Ama kabul ettiğim şekiller. Karantinadan çoook önce üstelik. 

Yoga pratiğimde şu anı biliyorum. Ben büyük bir şeyin, bir örümcek ağının parçasıyım. Ben olmasaydım o ağ aynı ağ olmaaycaktı. Her bir imiz bir ipliğiz o ağdaki. Her birimiz eşsiz, biricik, kıymetli parçalarıyız. Ben teslimim bu sürece. İfade edebildiğim sürece, teslimim. O ne getiriyorsa kabulüm.

Pes etmek demek değil bu.

Bir başka okuma tavsiyem de şu: https://www.gazeteduvar.com.tr/dunya-forum/2020/03/27/korona-virusunden-sonraki-dunya/

Financial Times’daki orijinal makale için de : https://www.ft.com/content/19d90308-6858-11ea-a3c9-1fe6fedcca75

Bireysel mevzularımızla yeterince uğraştıysak kafayı kaldırıp bu makaleye de göz atabiliriz. Benim highaight’larım şöyle:

Merkezi izleme ve sert cezalar, insanları faydalı yönergelere uygun hale getirmenin tek yolu değildir. İnsanlara bilimsel gerçekler söylendiğinde ve insanlar bu gerçekleri anlattığına inandıkları kamu otoritelerine güvendiklerinde, vatandaşlar biri onları gizli gizli izlemeden bile doğru şeyi yapabilir. Kendini motive eden ve iyi bilgilendirilmiş bir toplum genellikle polisle kontrol edilen ama cahil bir toplumdan çok daha güçlü ve etkilidir.

SABUN POLİSİ

Örneğin, ellerinizi sabunla yıkadığınız zamanı düşünün. Bu, insanların hijyenindeki en büyük gelişmelerden biri olmuştur. Bu basit eylem her yıl milyonlarca can kurtarıyor. Bize daha eskiymiş gibi geliyor ama bilim insanları ellerin sabunla yıkanmasının önemini daha 19. Yüzyılda keşfettiler. Daha önce, doktorlar ve hemşireler bile ellerini yıkamadan bir ameliyattan diğerine geçiyorlardı. Bugün her gün milyarlarca insan “sabun polisinden” korktukları için değil, gerçekleri anladıkları için ellerini yıkıyor. Ellerimi sabunla yıkarım çünkü virüs ve bakterileri duydum, bu küçük organizmaların hastalıklara neden olduğunu anlıyorum ve sabunun bunları ortadan kaldırabileceğini biliyorum.

Ayrıca içinde bulunduğumuz süreci anlama ve geleceğe yönelik süreçler üzerine kafa yormak için podcast önerisi: https://open.spotify.com/episode/3thSIUpZJGOhalaiCv0HsH?si=TjZl09_WTU-abQHLPyZ9_Q

Okuyan, paylaşan, geri dönen, dönmeyen herkese çok teşekkür. Stay Tuned!

Bu da benden:) BONUS: