Biraz tavsiye paylaşayım. Kıştan beri ne kadar boşladım burayı. Bu aralar neredeyse her gün bir film izliyorum. Haftada 2-3 kez sinemaya gidiyorum. Gün içinde de dizilere gömülüyorum. 

Bu konuda dün doğmuş gibiyim. Bazı tavsiyeler “güncel” ya da “popüler” olmasa da (ki bundan kaçınırım zaten) benim radarıma girmiş şeyler konumuz. O zaman şöyle başlayayım. Dahası okuyacaklarınız film, dizi kritiği değil de aradan zaman geçmesine rağmen serbest çağrışımla aklıma üşüşenler.

DİZİ

Peaky Blinders

1919 tarihlerinde Birmingham’da geçen bir hikaye. Oralara, o tarihe ve o topraklara ilgim büyük. The Tudors’un tamamını, Diana ile ilgili belgesel ve filmleri, Elizabeth, Sevgili babası Kral George, Royals, Victoria vs bulduğum şeyleri yutmaktan çekinmem. Bayılırım. Sadece o mu? İflah olmaz bir dönem dizi/film severiyim. Ama coğrafyadan kopmayalım. Angela’nın Külleri romanları buralara olan ilgimi artıran başlıca eserler. 

Yeri gelmişken, araba ile İskoçya, İrlanda’da şatoları gezmek Bucket List’imde ilk sıralarda.

Diziye dönersek ne oyunculuklar, nasıl bir görsel şölen. Nasıl isterdim o kıyafetlerin içinde, o kurulmuş dünyada dolanmayı. Dizinin ileriki bölümlerine Tom Hardy, Adrien Broody dahil oluyor. Gelgelelim muhtemelen öne çıkarılmak istenmesinden ve cidden çok sağlam yaratılmış karakterden ötürü bizim “Tommy”yi geçemiyor. Asıl favorim ise Polly. Polly’nin yeri geldiğinde adi bir çingene, yeri geldiğinde bir eli silahlı “mafya”, yeri geldiğinde ise büyüleyici bir salon kadını olmasını bir oyuncu olarak ağzımın suları akarak izledim. Totalde şahane prodüksiyon. Hiç bir şeyi ikinci kez izlemeyi sevmem ama bu dizi bana ezber bozduracak galiba.

The Handmaid’s Tale (Damızlık Kızın Öyküsü)

Roman uyarlaması. Kitabı okumadım. Ama eser kült fütürist romanlar arasında. Konu bayağı tüyler ürpertici. Her bir bölümde nefesimi tutarak izlediğim sahneler var. İstisnasız. 

Çok güzel dizilerde olur ya, arada bir bölüm vasat olur falan. İki sezon boyunca cidden nefes nefese izledim. Hiç başlamamış olanlar şanslı. Peş peşe izlensin, mis. 

Bolca da düşünelim. Kadınlar, erkekler olarak. Bugün hayır demediğimiz her haksızlık ve saçmalık nasıl da kümülatif büyüyüp, ileride karşımıza çıkabilir diye. 

The Marvelous Mrs. Maisel

Bizdeki kadının yerini, rolünü itin götüne sokan diziler şöyle dursun, bu dizi, kadını olması gerektiği yere koyuyor. Niye kadınlar olmadıkları bir şey gibi davranmak zorunda diye soruyor Mrs. Maisel kocaman bir hayal kırıklığının sonunda kendini standart up sahnesinde bulduğunda! Mizahımızı gıdıklarken, ihtiyaç duyduğumuz asi (!) kadının damarlarımızda mevcut olduğunu da hatırlatsın! Sadece kadını kadına anlatmak değil, erkeklere de anlatır bu işler. Kadınlara da erkekleri! 

1940’lar New York’unda geçiyor. Kostümler, dekorlar, mevzular. Böyle dizi tavsiyesi mi olur? 🙂

BELGESEL

Benim Varoş Hikayem

Yunus Ozan Korkut’un mahallesi Ceyhan’ı anlattığı bu belgesel film bana hiç bilmediğim dünyaların kapısını açtı. Mevzu bahis sadece varoşluk değil. Büyük şehirlerde yaşarken en lüks semtlerin içinde kocaman rezidansların yanında gece kondular, varoş semtler yabancımız değil. Hikayelere yabancıyız. Ülkeyi bu kocaman şehirlerden ibaret sanıyoruz. 

Oralı olup da bu kadar dışarıdan bakabilip anlatan Ozan harika bir iş çıkarmış. Gelgelelim güzide ülkemizde belgesel suça teşvik ettiği iddiasıyla suç duyurusunda bulunulmuş. Böyle bir şey olabilir mi? Siz izleyin, izletin. Aşırı komik ve etkileyici bir dünya. 

Jim & Andy

Lanet olası bir gerçekçiyim. Keşke daha hayalperest olsam. En çok gerçek hikayelerden, biyografilerden ilham alıyorum. Jim Carrey’nin Andy Kaufman’ı canlandırdığı filmin perde arkasını anlattığı belgesel bana çokça çarpıcı ve yine ilham verici geldi. En çok ilham aldığım hikayeler “her şeyi ne kadar da mükemmel şekilde başarmış, ne güzeli sağlam kararlar vermiş” durumlar değil, “ne güzel sıçmış” dediğim hikayeler. Çünkü çok gerçek!

En çok aklımda kalanlar Carrey’nin kamera arkadsında da sürdürmeye devam ettiği Andy rolü, Andy’nin kendisiymiş gibi Andy’nin ailesiyle kucaklaşması, “psikodramatik” ortamlara şahit olmamız, pislik bir herif olan “Andy bunları yapardı” tavrını sürdürme şekli. Daha da çarpıcısı Jim Carrey’nin dediği “Bu film bittiğinde artık kim olduğumu bilmiyordum.” demesi. 

Tam da deliliğe karşılık gelen mevzu. Ego’nun yitimi, ben’in nerede bitip, nerede başladığını bilememek. Biliyoruz; bir delilerde bir de bebeklerde ego yoktur. Yani “ben”liğin sınırı yoktur. Kendini bir başkasından ayıramaz deliler, bebek kendini annesinden ayrı bir birey olarak göremez. Jim de öyle. 

FİLM

Ölümlü Dünya

Bak ikinci kez izlemek isteyeceğim bir şey daha, iyi mi. Zaten Feyyaz Yiğit’in “paspasla adam öldürttünüz bana” sahnesini kaç kez izledim bilmiyorum. 

Uzun zamandır bir şeye hiç bu kadar gülmemiştim. Gülerken karnıma ağrılar girdi, gülmekten ağladım yahu! Benim en sevdiğim “güldürü” durum komedisi ile olan. Kelime komiği bana göre değil. Bu filmi yapmaya başlarken “güldürmek” ya da “komiklik” adına espri yapmayacağız diye oturup, yazmışlar. Bunu da sonrasında okumak çok hoşuma gitmişti. Ve bence lügatımıza, en azından benimkine espri kalıpları kazandırmış filmdir. “Oğlum adam atmasanıza aşağıya” bunlardan biridir. 🙂 İzleyin de görün:) Ya da ne haliniz varsa gülün!