Başka Sinema

Başka Sinema’yı bildiniz mi? Benim için yıl boyu devam eden film festivali demek. Bağımsız filmleri, şu sinema salonları tekelinde bizlere ulaştırıyor. Ayrıca özlenilen, izlenememiş filmleri tekrar sinema ekranında izleme imkanı veriyor. İddiası günde aynı salonda üç farklı film vermek. 

Ben son aylarda neler mi izledim Başka Sinema’da? Güncelinden eskiye doğru gideyim.

Yaşar Kemal Efsanesi

https://www.youtube.com/watch?time_continue=76&v=ixy742_i5GY

Hem yazar oluşu, hem belgesel unsuru izlemeye iten şeydi. Ama izlerken Türkiye’ye ve kültürlere tanıklık etmek bambaşka bir deneyim oldu. Duruşu, daha 80lerde, 90larda verdiği demeçleri ile şunu dedirtti: Türkiye’nin o zamanki halini bile vahim buluyor ve o duruşa sahip. O zamanı elliyle çarpsan daha kötü şu anki halimiz. Vahamet. Tarihe bakmak lazım. Kürk kökenli bir sanatçı Türk edebiyatının en önemli eserlerini vermesi çarpıcı. Nobel’e aday olduğunu biliyor muydunuz? Sonrasında Barış ödülü aldığında bunun daha önemli olduğunu söylüyor. Hep barıştan yana. Yurt dışında sürekli onore edilen, ödüller alan edebiyatçı, burada sürekli mahkemelerde ifade özgürlüğü savaşı veriyor. Bir mahkeme çıkışında “Ben yaşımı yaşadım. Ne bok yerse yesinler. Hodri meydan.” deyişini mıncırmak istiyorum. Aşkı da başka. Hala vizyondayken gidip tanıklık edin derim. İçiniz bir umutlansın, çiçek açsın.

Bir de ben bu ülkeyi ve insanını hiç tanımıyorum hissiyatı uyandırdı. Görecek,duyacak çok şey var. 

Mektoub My Love: Canto Uno (Kısmet Sevgilim: İlk Şarkı)

Fragmanını izlediğimden beri beklediğim film. Önceki hafta sonu izledim. Üç saatlik bir film. Sinema salonu, kuralı ihlal edip bir de arasız verdi. Resmen fiziksel ve zihinsel zorluk.

Film kurgu ya da olay örgüsü bakımından bende bir sürü soru işareti bıraktı. “Eh madem öyle, bu sahneyi niye koydu? Bunu niye söyledi senarist? Bunu anlattı ve niye açıkta bıraktı, bir yere bağlamadı ya da yönetmen bunu niye gösterdi şimdi?” gibi bir sürü soruyla çıktım ama iyi ki izledim.

Üç saat boyunca gerim gerim gerildim ama Fransız sinemasına yabancılığımdan mı, yoğurt yemeyi bilmediğimden mi. Ne kadar festival sevsem, bağımsız film seyretmeyi sevsem de biraz maratona benzetiyorum bu işi. O kondisyon yoksa izlemek antreman yapmadan maraton koşmak gibi geliyor. Ayrıca filmleri sanat filmi, bağımsız film, ne bileyim Hollywood ya da gişe filmi diye ayırmak nedir. Biri o şekilde anlatıyor, diğeri böyle. Hal böyle olunca yukarıdaki sorularıma cevap alamasam da olur. Belki görmemişimdir anlamamışımdır. Ya da “hikayeci” böyle, bu kadar anlatmak istemiştir. 

Her filmi çok sevmem gerekmiyor. Her film izlediğim en iyi film ya da filmler arasına girmesi gerekmiyor. Bu da böyle bir şey diyorum. Kısacası ben bu filmi sevdim. Beni şişirdi, gerdi. Verdi gerilimi, verdi gerilimi (izleyin anlayacaksınız, spoiler vermiyim:) 

Sahnelerin güzelliği, Güney Fransa’da geçmesi, şarkılar, ah güzelim şarkılar. İzleyin. İkinci de geliyormuş yihuuuu.

Marry Shelly

Bakınız yine bir gerçek hikaye ve 1800’ler Londra’sında geçiyor çokça. Frankenstein’ın yazarı Mary Shelly’nin öyküsü. Başta aşırı cheezy gelse de bir yazar olması ve filminde son yirmi dakikasının güzelleşmesi sebebiyle bana ilham verdi hikaye. 

Atölye

Güney Fransa’da geçiyor yine. İlk kez tamamını 2011’de gezmiştim Genova’dan Marsilya’ya kadar Güney şeridin, hatta Cote d’Azur’un. Sonrasında tekrar gidip tekrar aşık olma şansım oldu Nice, Cannes, Etienne ve nicelerine. Film küçücük güney kasabasında yazın gençlere yazarlık atölyesinde ders veren yazarımız ve bir öğrencisi arasındaki hikayeyi anlatıyor. Bu hikayedeki karakterleri ve meselelerinin gerçekliğini ben çok beğendim. Neyi nasıl anlatırdım diye kafamda bir sürü ışık yaktı. Hem de yazma ve yaratma süreçleri barındırıyor. İzlenir yani. Lezzetli. 

Transit

Dönem filmi. Yine bir yazar var. Benim kodlarım çok belli artık. 

Sonlara doğru yorum kısalması herhalde izleyiş sıralamamdan kaynaklanıyor.

Renksiz Rüya

Yine ben bu toprakların hiç bir şeyini bilmiyorum dedirten hikayelerden. Çok hüzünlü. Çok gerçek. Empatiye ihtiyacımız var. Hem de çok.