Blue Cave-Meis Island
Ben kendimi yeni şeylere zor adapte edebiliyorum. Bakma sen böyle değişim, gelişim mavraları atıyorum ama o kadar kolay değil o işter. Bana göre yeniliğe, değişen şartlara uyum kolay olmalı. Evrim sürecinden en micro düzeye in. Tam orası işte. Bir tatile gittin, şartlar böyle mi. Boşver adapte ol, maksimum mutluluk senin olsun!
Gel gör ki, bir bana göre olanlar var, bir de benim olmalı dediklerim, kalbimin aktıkları. Hep yapmam gerekenler var;  bir de canımın çektikleri, kanımın fingirdedikleri..
Dün kitap okuyamadım, dikkatim dağınık diye yazdım. Nedenini gece yanıma aldığım kitaplardan birini çekip okumaya koyulduğumda söyleyebildim kendime. Çünkü Lüsyen’in yarısına geldim ve devam etmekte zorlanıyorum. Benim maymun iştahım yeni aldığım kitaplara atlamak istiyor. Ayrıca dün Murat Gülsoy’un Büyübozumu’ndan okumak istediğim (okumam gerektiğini düşündüğüm!) yerler vardı.  Öyle olunca önce kafamda okuma sırasına giriyor bunlar. Keşke aynı anda beş tane kitabı okuyor olabilsem. Böyle damardan verseler serum gibi. Çünkü benim okumam gerektiğini düşündelkfnawlnglrng. Yoruldum.
Açtım Ozan Önen’in Babam Beni Şahdamarımdan Öptü’sünü. Bir bölüm okuyup, okumam gerekene geçeceğim diye düşünürken daha ilk bölümde aldı beni! Oturduğumda  00:00 gibiydi. 3ü geçmişti ben uyurken. Okuyorum. Duruyorum. Duruyorum bildiğin. Sindiriyorum. Çok sevdiğim romanlarda da böyle olur. Hem çabucak okuyup yutmak istiyorum hepsini, hem bitmesin. 4-5 bölüm okudum toplamda, üç saatte.
Dün blogu yazarken aslında silmeye meylettiğim yerler vardı. Kesip, sonra amaan diye ekledim tekrar. Daha ilk bölümü okumuştum ki “oh be” dedim. Doğru yerdeyim. Napıyorsam iyi yapıyorum. Nereye gidecekse bu yol da iyi gidiyor. Hayır diyordum bunu zaten kendime. Ama bu madalyonun iki yüzü var. Birine ben diyordum ama diğerine de birinin demesi lazım. Ozan demiş işte. İki taraf perçinlendi birbirine oh.
Baya bizim sanghadan gibi. Okusanıza? .(Balkonda yazarken aşağılardan deniz kenarından Barış Manço’nun Alla Beni Pulla Beni’si duyuluyor. Ne güzel. )
 
Sonra sabah yine kuzenlerle dalışa gittim. Reglimin dördüncü gününde hala kırmızı çadırdayım ve yoga çalışmasız başladım güne. Dalıp, yüzmüyorum da. Sabah kurmacastana’mızı okudum teknede, yazayım dediysem de başaramadım.
Sonra eve geldiğimde artık yine o tek başıma kalmam gereken, can depolamam gereken vakit geldi çattı. Geriliyorum ve yedek canlardan yemeye başlıyorum uzun süre, günlerce sosyalliğe maruz kaldığımda. Bir haftadır da kuzenler olduğu için biraz sorumluluk hissediyorum. Tamamen “hath çocuklar siz halledin ben kapandım içime” diyemiyorum.
Neyse yolladım onları öğleden sonra dalışa, ben evde oturdum kaldığım yerden yoga okumaya. Hocamın “Yoga ve Ben” yazı dizisindeki anlattığı eski Defne Suman’da hep kendimi gördüm. “Kibirli insan kendinin bir şekilde ötekinden daha özel olduğuna inanır.” diyor yine hocam.
Benim pek çok halim, inancım cidden böyle mesela. Sinsi bir mikrobum ben. Bunu da güzel paketleyip, yogik bir şekilde sattığıma inanıyorum. Ama başkalarının inanmadığının da farkındayım. Kibirli olduğumu söyleyip duran annemin de mesela ilk kez haklı olduğunu kışın yaşadığım bir yenilgi sonucunda farketmiştim. Kibirli de olmamam gerekiyor ama daha yolun başı, bakalım.
Ben mesela kibir, alçak gönüllülük, kendini bilme arasına pek hakim olmadığımı düşünüyorum şu an. Ben kibir bombasıydım ve hala öyleyim bence.
(Aşağısı saçma bir “allaaaahım bitmesiiin bitmesin bu rüyaaa”ya bağladı. Bozdu. Hayır yarımadanın burasında şarkı duyduğumuz görülmemiş şey. Sevindim az önceki allanıp pullanmaya da bu ne? Yok efendim yok adapte olamayacağım. İdare edemem.)
Başka neyde böyle yapıyorum acaba? Aklıma gelen cevapları gün batımında kırmızı şarapla yutuyorum. Alkolde çözülsün. Havaya da iki güzel kelime savuruyorum.

 

Oh be.

PS: Şimdi comfortably numb çalıyor. Dj benim uzun yol araba yolculuklarımdaki kafaya girmiş. J