Sarıbelen Adası

Bu tutarlılık işini ilk kim çıkardı ortaya da övdü böyle? N’oldu da hayatımıza erdem diye girdi? Bu konuyu araştırmak isteyecek kadar meraklı ama araştırmayı gerçekleştiremeyecek kadar üşengecim şu an. Ya da hep, bilmiyoruz. Araştırıp aklımda tutamayacak kadar balık hafızalıyım. Hayır tutarsızlıktan ben de şikayet ederim bu arada. Etmez olur muyum.

Geçen İstanbul seferlerimden birinde İstanbul için “bokum gibi şehir” yazdım. Diyalog şöyle:
-Çok ayıp, lazım olur bir gün.
-Lazım olursa benim olur. Nolcak.
Küçük yerlerin yerlisi, küçük yerlere sonradan gelip yerlisi olmuş kişilerde de şöyle bir bakış vardır.
“Yea geldi ama bakalım, tutunabilecek mi. Önce bir kışı geçirsin de bakalım.”
“Geliyorlar buraya iş kuruyorlar, olmuyor gidiyorlar. Neyse sen sağlam duruyorsun ama. İyi bir şey.” (Benim gelecek planım olmamasına, Kaş’tayım, Kaş’lıyım iddiam olmamasına övgü. )
Böyle meh meh söylemler.. Genelde işini oturtmuş ya da yerlilerinden geliyor. “Bakalım.” Neye bakıyorsun?  (Yok elalem ne der kaygısı yok bu hikayede, soracak olursan)
Sonra ilk ehliyet sınavına girerken, kursun çalışanı bir ablamız var. Kaş’lı. Onun seçtiği bir etiket bu. Bir bankta oturmuş, 45 derecede ben sınav sırası beklerken diğerleri konuşuyorlar kendi aralarında:
“Ya Kaş’a pahalı diyorlar, niye pahalı olsun ki. Bu insanlar şu kadar ay para kazanacak , kazanmasın mı.”
“Kaş kaliteli, olsun o kadar.”
“Kaş’a sonradan gelip bir de Kaş’lıyı beğenmeyenler var”
“Kaş’ta ucuza da yemek var.”
Sonra bana zıplattı konuyu abla.
“Senin tuzun kuru tabi. Bak sesi çıkmıyor hiç”
“Yeni Kaş’lıyım ben, dinliyorum.”
Cidden dinliyorum. Bu kadının sataşmasına raketle vurup geri gönderme ihtiyacı duymuyorum, öyle. İstediği elektriği alamadı. Tuz kuruluk, kalite, Kaş. Bunların hepsiyle ilgili söyleyecek tonla lafım var. Anlatmamın bir önemi yok. O an.
Sonra İstanbul’lu olmak var. Yeterince İstanbul’lu olamamak, İstanbul’lu sayılamamak. İstanbul’un neresinden olmak var. Kaç kuşak, kaç? Var.
Bana adli sicil kaydını getir de bir rahatlayayım. Hayır konumuz nereli olduğumuz değil. Tutarsızlıktı. Dur.
Geçen yazmışım, diyorum ki “farketmez” demek yasaktır. Ne kötü bir şey farketmez demek. Öyle olunca, gerçekten farketmeyen durumlarda ve sonuçtan mutsuz olacakken söylenen farketmezlerin arasında bir uçurum oluyor diye anlatmak istemişim. Yazmışım. Okumuş bizimki.
Bir soruya da farketmez diyorum iki gün sonra.
“Vmweçtnlkg FARKETMEZ! Vselkrngoşeı”
Divane misin yahu. Bir rahatla allahsen. Böyle kimseleri yaz sıcağında, yüzüne fırından yeni çıkmış lahmacun sarıp güneşin alnında bırakmak istiyorum. Tam olarak cezaları bu olsun evet.
Geçen gün izlediğim Ye, Dua Et, Sev’de aşk ile hayatında kurduğu dengesi bozulan ve aşktan uzak kalmaya çalışan Culya Rabırts’a gurusu şöyle bir şey diyordu: Denge, dengesizlik barındırdığında ancak sağlanabilir.
 
Ya ben sana tutarlılık sözü mü verdim, senet mi imzaladım. Sen yoksa yoga yapan her kişinin ilk aşağı bakan köpekten itibaren aydınlandığını, bir tazelik, huzur geldiğini ve olayın o olduğunu mu sandın miniğim. Agresif değil sesim, böyle zındık zındık yazdığıma bakma. Kurstaki ablayı da özenli tarif etmeye çalıştım. (Dildeki şiddet acayip bir konu. Şiddetsiz iletişim ara ara aklıma düşer. Neyse)
Yani bu tutarlılık arayışında da bir şiddet yok mu sence? Bana değil yani. İnsanın kendine şiddeti?
Şimdi ben üç gün yoga yapmadım. O bana o an çok iyi geldi. Ya da öyle olduğuna inanmak işime geliyor ve zihnim bana buna inanmamın çekişkiyi ortadan kaldırıp, rahatlayacağını fısıldıyor. Sonra geri dönmesi aşırı zordu ama. Dediğim gibi ne yogasızlığı, ne zayıflığı, ne tutarsızlığı övüyorum. Ama var öyle şeyler. Kucaklıyorum onları. Yumuş yumuş, ne çok sert, ne çok erimiş çikolatalara sarıyorum onları. Evet çikolatalara. Belki de böreklere.
Yoga yapmadığım gibi gluten, şeker de yedim. Bence glutenin yanında ya da glutenden ziyade, kendi menstural döngümün neresindeysem ona göre de karnımdaki sertlik, şişlik değişiyor. Makarna, börek yediğimde ertesi gün yumuşak karın, ya da haftalarca yemediğim halde şiş ve sert bir karna sahip olabiliyorum. Ama alkol önemli etken tabi. Yani sen dediklerimi okuyunca çok mutlu oluyorum. Valla bak, bir şeye yaradığı için. (Yeri geldiği için söyleyeyim: bazen cömertçe paylaştığın, bazen  göndermeye çekinerek yolladığın yorumların beni ne kadar buraya bağlıyor tekrardan bir bilsen.) Ama kendi deneyimlerine güvenip, kendini gözlemlemek gibisi yok. Benim bile kendimle ilgili gözlemlerim, bildiklerim değişiyor sürekli. İstanbul’a olan aşk-nefret ilişkim mi değişmeyecek?
Clarissa P. Estes’in Kurtlarla Koşan Kadınlar’ını aldım elime bugün. Diyor ki:
Hayat/Ölüm/Hayat doğası bir canlanma, gelişim, çöküş, ölüm döngüsüdr, bunu da her zaman yeniden-canlanış izler. Bu döngü, bütün fiziksel hayatı ve psikolojik hayatın bütün yönlerini etkiler. Her şeyde (hem Güneş’te, novalarda ve Ay’da, hem de insanlar ile hücreler ve atomlar gibi en küçük yaratıkların işlerinde) bu ardı arkası kesilmeyen dalgalanıp durulma hali bulunur.
İnsanlardan farklı olarak kurtlar, hayatın, enerjinin, gücün, besinin ve fırsatların iniş çıkışlarını şaşırtıcı bulmaz, bunları birer ceza olarak görmezler. Zirveler ve vadiler oradadır ve kurtlar bunlara mümkün olduğunca verimli, olabildiğince çaba harcamadan inip çıkarlar. İçgüdüsel doğanın, tüm olumlu nimetlerinden ve tüm olumsuz sonuçlarından geçerek yaşamlarını sürdürme ve bu arada da kendisiyle ve diğerleriyle ilişkiyi koruma gibi mucizevi bir yetenekleri vardır.”
 
Evet belki bir vadide yürüyorumdur. Kendine şefkatle yaklaşmak önemli. Ancak 28günyoga ile gördüm ki o şefkati gerektiğinde göstermek, ama çok da kapılmamak lazım. Şefkat kisvesi altında neler olup bittiğini bil. Sabah yataktan çıkmadan kitap okumak, açıp dizi izlemek istiyorum. Ama biliyorum ki ilk iş yoga olmazsa aşırı zor geliyor yoga yapmak. Ayın 17sinde Leros’taki shadow yoga kursuna kadar sal gitsin dedi şeytan efendi. Ye, iç, yoga yapma, yazma, bir şeyler bir şeyler. Şimdilik yogamı yapıyorum çok şükür. Ama zorlanıyorum her sabah, çok.
Valla Kaş’lının sevmediğim yanları var. Sevdiğim yanları da var ama? İstanbullunun da öyle. Kendine “şefkat” gösterdiğini sanma sanrısı ile disiplin yakalama arası bir nokta olmalı; Sevip sevmeme arasında; Dengeli ve dengesiz olurken; Tutarlı, tutarsız dururken bir denge olmalı ha ne dersin?