Kız Kardeşler

(Spoiler Alert)

Berlinale’de yarışacağını bildiğimden beri meraktaydım bu film için. Sebebi Abluka tabii ki. Prömiyer gününe bilet aldıysam da başka bir yere davetli olduğum için gidemedim maalesef. Hatta festivalin son günü, en son izlediğim film oldu. İyi ki de öyle olmuş. Damağımda güzel bir tatla dönmüş oldum. Filmin after partisi seçtiği mekanın insanları bir arada tutuşu, plaktan çalan leziz seçimli dj’i, insanları, atmosferiyle de katıldığım en iyi iki partiden biriydi. 

Berlinale her ne kadar benim için harika bir deneyim olsa da, herkesin ortak fikri bu seneki Berlinale’nin belki son 20 yılın en kötüsü olduğu. Bunun sebebi giden filmlerin oldukça kötü olması. Festival direktörü Dieter Kosslick’in on sekiz yıldır başında olduğu ve her şeyiyle ilgilendiği Berlinale’de son yılıydı. Bırakın ihtişamlı bir vedayı, oldukça kötü bir seçki olmuş özetle. Benim ilk yılım olduğu için bir şey diyemeyeceğim ama Cannes’dan çıkan, Berlinale’de önceden yarışıp ödül alan, adını duyuran filmlere bakınca, onları burada izlediklerimle karşılaştırınca süphesiz gerçek bu. 

Jonathan Romney bu seneki Berlinale için şöyle diyor: Eğer festivaller ziyafetse, Cannes zengin, iştah açıcı bir bouillabaise (Fransızların leziz balık çorbası) , Sundance sulu, lezzet damlayan bir burgerdir. Berlinale’den ise ekstra brokolili tofu beklemeyi öğrendik. Doyurur, iştah kabartmaz ve sana yararlı olduğunu umarsın. Ama bu seneki Berlinale’de brokoliler pörsümüştü. 

Tüm bu atmosferin içinde Kız Kardeşler, prömiyerinden itibaren herkesin övgüyle bahsettiği film oldu. Tabii bendeki merak git gide daha da arttı. Ödüle bu kadar yaklaşıp alamadıysa da Berlinale’nin ya da festivallerin pek de bununla ilgili olmadığını düşünüyorum. Çünkü giden insanlar hep aynı, senelerce gidip, birbirini tanıyan biraz büyük ama oldukça küçük de bir aile. Emin Alper o ailenin sevilen ve saygı uyandıranı. 

Bana gelirsek, filmdeki resimler, manzaralar inanılmaz zaten. Sadece rakı sofrasının kurulduğu o inanılmaz noktada gün batmadan yapılmış çekimdeki bir açı hala gözümün önünde. Seçim olduğu düşünüyorum ama yüzlere düşen gölgeleri, o noktanın o ışığını, o açıyı sevmedim. O sahnenin başka ışıkla çekilmesini istiyorum. (deli mi ne)

Üç kadının hikayesi bu film. O kadar keyifleniyorum ki. (Festivalde bir diğer üç kadın başrol ile The Ground Beneath my Feet idi.) Üçünün de oyunculukları harikaydı. Karakterlerin rüyalarını da dinledik filmde. Bence çok etkileyiciydi. Çünkü karaktere bir boyut kazandıran şey de rüyalar bence. Emin Alper’e sormak ya da hakkında konuşmak isterim mesela rüyaların arka planını, oradaki seçimleri. Çünkü bence karakterlerin duygu dünyası, psikolojisini zenginleştirmişti. Cinsellik ve fantezi dünyalarını, korkularını ve arzularını yansıtıyordu. Leziz.

Sonra zekice, tadında mizahı var filmin. Yayık ayranı yayarken bir yandan seksten bahsetmeleri ve gitgel hareketleri buna bir örnek. Ne diyeyim aşırı keyifli yahu. Şık demek geliyor içimden film için. Şık bir film. 

Sonra Necati Bey var. Herkesin bel bağladığı, umutlarını bağladığı, o köyden çıkış bileti olarak gördüğü. Adamın muazzam samimiyetsizliği, üstten bakışı.

Herkesin malumu olup Veysel’in rakının da etkisiyle patavatsızlıkla ortaya döktüğü gerçekler. Herkesin yaşadığı ortamda sırları bilmesine rağmen, üzerini yaşanabilecek ölçüde kapatarak devam etmesi. Bütün bunlara rağmen Reyhan’ın kendi arzuları için, ya da sonradan anladığım üzere Necati Bey de oradayken belki ondan intikam alırcasına belki de onunla olduğunu  hissetmek için gidip Veysel’ sahip olması(!) Yetmeyip ağzını kapatması adamın. Oh be dedim. “Gerçek” kadını bize gösteren bir film olduğu için müthişti. Reyhan canı istiyor ve bir güzel sevişiyor. Oh be! 

Nuri Bilge Ceylan benzetmesi vardı filmle ilgili. Eh tabi anadolu sahneleri Bir Zamanlar Anadolu’da kadar akıllarda yer etmiş filme selam çakar nitelikteydi. Ama Emin Alper’inki ondan farklı olarak kadın odaklıydı diyor Screen Daily. Kadınların hikayesiydi. Buralarda doğru sözlükler seçmeye çalışıyorum. Çünkü ne demek kadın hikayesi, erkek hikayesi noktasındayım. Ya da Fatih Akın’ın filmi için kadına şiddet var ve o yüzden gerek var mı bunca şiddet dendiğinde şunları söylemiştim, yineliyorum: Hepimizin artık kadın-erkek eşitliğini kabul ettiğimiz varsayımıyla yola çıkınca bazı konuları hassas olduğu için konuşmamak ya da göstermemek o konuyu daha çok var ediyor. Konuşulmayanın etkisi ve gücü üzerimizde devam ediyor. Kadına şiddete özendiriyor olabilir mi, allah aşkına, Fatih Akın? Bu noktada bu filme de kadın hikayesi demeyi, aynı noktadan hareketle, yine yanlış buluyorum ama kutlamak istediğim mevzu çok belli. Bu gözle bakılan yapımlar, hikayeler çoğalıyor. Gerçek kadın-erkek daha da doğrusu gerçek eril-dişil dünyayı görebiliyoruz artık. Kadın yönetmenlerin çoğaldığı, kadınların sesini, yapımcılığını, oyunculuğunun ön planda görebildiğimiz işler. Harika zamanlar işte!