Adana Film Festivali’ndeydim. Oyunculuk eğitimi almaktayım bir kısmınızın bildiği üzere. Dersler nedeniyle geç gidebildim. İstanbul kışından sonra Adana sıcağını yiyince de şehirlerin arka sokaklarına meraklı ben bırak dışarıda dolaşmayı, sinema-otel hattının mümkünse dışına çıkmadım. Aldığım alerji haplarının parasetamol etkisiyle de günde birden fazla film izleyemedim. Hal böyle olunca çok merak ettiğim filmleri gerek Ayvalık’ta Başka Sinema’nın festivalinde gerekse Film Ekiminde izleyebilmeyi umuyorum. Ama gözlemlerim ve duygularım şöyle…

Genel olarak kocaman sinema salonları (Cinemaximum ve Avşar) dopdolu; film giriş çıkışlarında bilet gişeleri kuyruklu ve kalabalıktı. Bu çok sevindirici. Söyleşilere kalan izleyiciler filmler ve yaratıcılarıyla çok ilgiliydi. 

BORÇ

Perşembe günü Borç filminin gala gösterimine gittim. Fragmanındaki mizah unsurları ve borç konusu çok dikkatimi çekmişti. 

Filmin konusu “borçlu” rolü üstlenmiş bir karakterin hikayesi. Bu kimseler aslında hepimizin bildiği, hayatın içinde herkesin yardımına, derdine çoşan kimseler. Mesela hastanelerde hep onlar refakatçidir.  Bildiniz mi onu? Daha ona sorulmadan “iyiliğe” gönüllüdür ve “görev” üstlenir. Gelgelelim iyilik karşılıksız yapılır. Karşılık beklemeden yapıyorsan iyiliktir. Bizim karakterimizin zaafı hayır diyemeyişi ve içten içe karşılık beklemesi.

Aslında çok güzel konu ve karakter seçilmişken ifade yönünden çok zayıftı film. Çok yüzeysel anlatılmıştı. Kendi kurmacalarım için “nasıl anlatılmaz” anlamında öğretici oldu. Ben sıkışmışlığı ve yüklerden ezilmenin buhranına daha yoğun şahit olmak isterdim. Ya da kreşendo anını daha yüksek ve vurucu olmasını isterdim. Yine de fragmanda da göreceğiniz (o yüzden spoiler sayılmaz) sırt kaşıma, o yatak odasını dekoru, ışık açma-kapama tuşundaki taşlar, aynanın önündeki kafaya takılan masaj zamazingosu, yöre halkına dair tepkiler benim için durum komedisine işaretti. Film de az da olsa barındırmıştı. Maalesef fragmanın, filmin en iyi sahneleri olması gibi çok bildiğimiz durum Borç filmi için de yinelenmişti.

GÜVERCİN HIRSIZLARI

İzlediğim bir diğer film ise Güvercin Hırsızları idi. Tüm festivalde beni en çok etkileyen hikaye bu filmdeki başrolümüz, hatta gelecek vadeden oyuncu ödülüne layık görülen Seyit Nizam Yılmaz oldu. Filmdeki şairane ve samimi performansı yine kendime notlar şeklindeydi. İnanılmaz tatlı oyuncumuz film sonrasında ekibiyle birlikte sahnedeydi.

Bu arada 85 dakikalık film, bu hikaye için çok uzundu. 55 dakikaya toparlansa ve bütünlük içinde anlatılsa yeterli olurmuş. 

Diğer yandan güvercin hikayesi şehir insanının büyük çoğunluğuna çok yeni bir konu. İlk kez Benim Varoş Hikayem’i izlediğimde böyle bir meslekten, sektörden ya da uğraştan haberdar olmuştum. Ve tabii Nisan’da İstanbul’da da Banu Sıvacı’nın Güvercin’inini izlemiştim. Dolayısıyla  konuya ilk şahitiliğiniz olacaksa “güvercin mevzusu” süprizi zaten filmi sevmeye neden. Ayrıca mezatlar ve güvercin “piyasasıyla” ilgili çok zengin sahneler var. Çok tatlı bir hikaye. Kesinlikle izlenmesini tavsiye ediyorum. Festivallerde ya da vizyona girerse kaçırmayın!! 

Film sonunda filmin yönetmeni ve senaristi Seyit ile ilgili şunları anlattı. Bu rol için Yozgat’taki (film Yozgat’ta geçiyor elbette) okullara gidilip öğrencilere filmde rol almak isteyip istemedikleri soruluyor. Seyit’in sınıfında tüm eller havaya kalkıyor ve bir tek Seyit kaldırmıyor. “Sen neden kaldırmıyorsun?” diye sorulduğunda “Bu kadar kişi içinde beni mi seçecekler.” cevabını veriyor. Ve gel bakalım sen böyle deniyor. Film çekiminde de Seyit yüzünden tekrar almaları gerekmemiş bile. Yakın ve genel planlarda bile sürekli aynı rolü verebilmesi gibi başarılara şaşırmadım bile. 

Benim Seyit’e sorduğum soru ise bu film süresinde en çok zorlandığı an ya da öyle bir anın olup olmadığıydı. 🙂 Köpekli bir sahnede zorlanmış çünkü köpek fobisi varmış. Ona rağmen iki saat kalakalmış ve sonrasında alışıp başarıyla vermiş sahneleri. Bravo!

GÜVERCİN

Güvercin’i, dediğim gibi, İstanbul’daki festivalde izlemiştim ama yeri gelmişken değineyim. Adana’da geçen bir güvercincinin hikayesi yine. Banu Sıvacı’nın film için çok emek harcadığını hem okudum birçok yerde, hem de duydum. İstanbul’daki gala gösteriminin sonrasındaki söyleşisinde anlatmıştı: Yusuf karakterini canlandıran başrol oyuncusu Kemal Burak Alper ve güvercinle bir yıla yakın çalışmışlar. Güvercin yavruyken geliyor ve Kemal’in elinde büyüyor. Ve diğer filmden bağımsız burada özellikle tek bir kuş etrafında dönen hikayede çoğu sahnenin nasıl çekilmiş olabileceği insanın merakını cezbediyor. Artık kuşu neyin kızdırdığını, neyi sevdiğini bildiklerinden o sahneleri çekmek de kolaylaşmış. Tabii Kemal de oldukça başarılı performans sergiliyor. Adana’dan da ödül alan film yine izlensin diye çokça tavsiye ederim. 

DÖRT KÖŞELİ ÜÇGEN

Dört Köşeli Üçgen’i de vizyonda izlemiştim. Mehmet Güreli’nin yönettiği, çok güzel “fotoğraflar” ve zengin diyaloglar barındıran bir kitap uyarlaması. En iyi sanat yönetmeni ve müziklerin gitmesi çok güzel oldu bu filme. Görsel şölen çünkü siyah beyaz filmin sahneleri. (Tabii renk de var da izleyin siz.) Salah Birsel’in kitabını okumadım maalesef. Uyarlama ile ilgili bir şey diyemeyeceğim ya da filmliği konusunda bir şey diyemeyeceğim. Ama daha önce gördüğüm şeylere benzemiyor. Değişik bir anlatım. Bence bu yönünden ötürü izlenmeli. 

ÖDÜL GECESİ

Benim festivale ilk gidişim. Söylendiği üzere önceki senelere göre daha iyiymiş organizasyon. Bana kalırsa hazırlıksızlık ve bir sürü kaos ortamı nedeniyle profesyonellikten neredeyse uzak diyeceğim bir organizasyondu. Her halükarda bu organizasyonlar olsun, çoğalsın ve sürsün! Nihayetinde mutluluk verici ve kıymetli bir festival.

Kırmızı halı bir kaos ortamıydı. Bir film ekibi halıda giriş yaparken birkaç basamak üstte başka ekip geliyordu. Bunların hepsinin önünde kırmızı halılar kaymasın diye yerlere bantlanmakla meşguldü. Ekiplerin bir alınış sırası saati olmamalı mıydı:)

Sunucu olan Burcu Esmersoy ve Emre Karayel ellerindeki kartların ezberine bağlı kalarak salonu  ve ödül alanları idare etmekte çok zorlandılar. (Belirteyim ikisini de uzaktan beğenirim normalde.) Bu halleriyle hazırlıksız, özensiz ve acemi göründüler bana. Ödül vermeye ve ödül almaya çıkanlardan tamamen ayrı telde çalmalarını izlemek sıkıcı oldu. Sahnede ayar yedikleri oldu. Burcu’nun Kardeşler filmi oyuncusunun ceketini düzeltmesi, ödül vermek için çıkan oyunculara centilmence koşarak eşlik etmesi çok tatlı ve insani anlardı. Ama salonda hostlar ya da akışı bilen kimse yok muydu mesela? Kervan, çalakalem, yolda düzüldü kısacası.

En iyi film ödülünü Sibel aldığında salona göz attım. Bazı film ekipleri centilmenlik olsun diye bile alkışlamıyorlardı. Bence komik bir andı. Oyuncu Damla Sönmez’i en son (ve hatta bir tek) Yedi Yüz Dizisindeki kendi bölümünde izledim. Kötü bir senaryo ve alelade bir oyunculuktu. Oyunculuğunu çok geliştirdiği söyleniyor ve ben sabırsızlanıyorum onu izlemek için! Konuşması da çok güzeldi! Yine Tolga Karayel’in kısa film yönetmenlerini uzun metrajlarda destekleyeceğini açıklaması güzeldi. 

Canlı yayın öncesinde sanırım bakan, milletvekili ve vali tayfanın açılışı, konuşması olacaktı ve gecikildi. Bu zatlar en iyi film ödülü verileceği sırada sahneye alındı. Asıl ödülü vermesi gereken Cihan Ünal’ın sahneye çağrılması unutuldu mu derken son anda davet edildi. Ödülü birlikte anons etmeleri ve vermeleri buyruldu. Cihan Ünal çok şık ve kararlı bir hareketle ödülü Sibel filmine zerafet içinde sundu. Bu işgüzar, kişi eyleme lüzumsuzluğu da güzelce bertaraf edildi.

Bana ödüllerin dağılımı ile ilgili fikrim soruldu birkaç kişi tarafından. Filmlerin hepsini hatta başlıcalarını izlemediğim için bir şey diyemeyeceğim.

Ama en çok merak ettiklerim sırasıyla şöyle. İzledikçe paylaşırım fikirlerimi.

PS:Çok güzel bir sezon bence. Çok güzel yerli filmler, festival filmleri ve yabancı filmler geldi. Yabancı diziler yine öyle.