Günlerdir 2019’u yazıp bozuyorum. 

Bu blogda birkaç tane geleceğe mektubum var. Yıl sonu yazılarım onlardan bazıları. Bir nevi muhasebe. Ama daha çok kendine kendini hatırlatma. Tuhaf olan ne biliyor musun? Zamanı doğrusal düşünmek. Yine de ilerideki Burçe, kendimin en otantik, en iyi versiyonu olacaksa, geçmişte yazdıklarımı okuduğumda duyduğum ses çok sağlam bir öze sahip. Yani bu bir kişisel ilerleme, gelişim serüveniyse, çoğu cevabı geriye baktıkça hatırlamak gibi. Gerideki sürekli “neden başladığını hatırla” diyor. Aslında en iyisini o biliyormuş gibi de. Kim olduğumu, hayallerimi, ihtiyaçlarımı hatırlatıyor. Ve nerelerden geçtiğim! 

Tabii ki zaman lineer değil. Yazı boyunca 2019 yılında bir irade gibi de bahsedeceğim, komik. Ve ben yolda kendime kattıklarımla çok boyutlu genişlemekteyim. Hadi başlayalım.  

Şöyle söyleyeyim. Bir sürü zorluk yaşadım bugüne kadar. (Gerçekten ZORLUK) Ama 2019’un “Dur daha bir şey görmedin!” diyeceği varmış. Bir yandan da, bu sene her şeyi duyumsama, hissetme, yaşama kapasitem artmıştır belki?

Seneye zaten yasla girdim. Ama asıl yas Mayıs’ta bekliyormuş. Sonra inanılmaz yokuş aşağı bir dönem başladı. Ama en dipte olduğum(u sandığım) zaman en büyük sürprizleri karşıma çıkardı bu yıl. Kısacası beni boğdu boğdu duvara attı. 

Dediğim gibi, beni bir sürü ilkler ve enler bekledi yine bu sene.

Ocak. Benim doğduğum ay. 2020’de de 30 oluyorum. Heyecan büyük.

Şubat’ta ilk kez Berlin Film Festivali’ne gittim. İzleyici olarak gittiğim Berlinale, bir süre sonra bambaşka bir deneyime dönüştü. Girmediğim delik kalmadı. (okey belki birkaç) Çok güzel arkadaşlıklar edindim. Yıl boyu birbirimizle film, görüş, dostluğumuzu paylaştık. 

Ayrıca geçen senenin highlights’larını bitirirken yazmışım; Gezip, görmek istediğim şehirler, gitmek, izlemek istediğim oyunlar, müzeler, sergiler diye. Berlin zaten bunların membası, benim için o şehirlerden bir tanesiydi. Yapılacaklar listeme bayağı bir tik attım. Umarım bu Şubat’ta tekrar giderim ve yeni hikayelerle dönerim.

Berlin “Bir süredir oynuyorum, yöneteceğim de, yapımcılık da yapacağım, senaryo yazıyorum zaten. En büyük hayalim yazdığım şeyi çekmek, çekildiğini görmek, oynamak.” dediğim yer oldu. Daha doğrusu bunu söylemeye cesaretimin kuvvetlendiği. Festivalin son günlerinde bir cafede oturmuş NYT’da Phoebe Walter Brigde’in ropörtajının karşıma çıkışı da tesadüf değildi ya. 

Youtube’da iki bölüm halinde Berlinale blogları paylaştım.(İzlemek için-> İlki ve ikincisi )

Ayrıca yine Şubat’ta ilk offical DJ performansımı gerçekleştirdim. 

Berlin dönüşünde Craft bünyesinde Craft Kulüp’ü kurduk. Bir iki hafta geçmeden Fringe Festivali’ne başvurmuştuk ve Shakespeare Müzesi için hazırlanmaya başladık. Baştan itibaren üç oyunu performans sanatına çevirmek ve yönetmenliğini yapmak üzere kolları sıvayan üç kişiden biri de bendim. Jül Sezar, Kleopatra ve Hamlet için günde üç-dört saat uykuyla tonlarca okuma, prova, toplantıyla vakit geçirdim. 

Şubat’tan Eylül’deki Fringe Festivali’ne kadar gündemim hep Shakespeare ile geçti diyebilirim. Yönettim, oynadım, kurguladım, kostüm diktirdim; makyaj, ışık, dekor, saç, görüntü, ses konularında her şeyi kendim yaptığım, bir araya getirdiğim, çözümler bulduğum işler çıkardım. İnanılmaz yoruldum. Ama çok şey öğrendim.

Nisan’da yine Craft’ta aldığım yönetmenlik-senaryo dersinde amatör kısa filmler çektik. Bir  tanesinde arkadaşım benim hikayemi senaryolaştırdı ve oyuncusu oldum. Kurgusunu ben yaptım. Yine çok şey öğrendiğim süreç oldu. Yine baharda Craft’ta iki tane kurun derslerini aldım. Üniversitedeki gibi çap yaptım yani. Kulüp toplantıları, dersler, ödevler, kısa film işleri, Shakespeare işleri vs aşırı yoğun geçti. 

Üstelik kısa film sürecinde manevi babamı kaybettim. Benim için ikinci baba kaybıydı. Yas tutarken diğer işleri devam ettirip, yası sanatla sağaltarak yürüdüm. Onunla gelen pek çok aksilik sonraki ayların tonunu belirledi. 

Yas devam ederken kalkıp yemek yiyecek halim olmasa bile haftada iki-üç günüm auditionlar, callbacklerle geçti. Geri kalan sürede de Craft’ta Shakespeare provalarında. 

Temmuz’da ilk official reklamımda rol aldım. Dediğim gibi aşırı kötü vakitlerde harika şeyler de oluyordu. Lokum gibi setti, güzel insanlarla çalıştım. Çok şanslıydım. Çok mutluyum. Reklamı izlemek için tıklayın.

Yazın (ve hala) sürekli stand-uplar ve açık mikrofon izleyerek geçirdim. İnanılmaz bir dünya var İstanbul’da. Gidip görmeyenler çok şey kaçırıyor.

Ağustos’ta provalardan nefes alabildiğim ilk an Kıbrıs’a kaçtım. Orada İtalya için biletlerimi almıştım. 

Eylül’ün başında Toscana’ya gittim. İtalya’nın küçücük köylerinde local vakit geçirmek, özellikle de Toscana benim Bucketlist’imdeydi yıllardır. Hayalimin ötesinde bir deneyim oldu. Sonrasında yine enteresan bir Roma beni bekliyordu.

Hemen dönüşünde bir sosyal sorumluluk projesinde yer aldım. İzleyin isterim.

Sonra Eylül’de Fringe’i beş gün boyunca, günde iki seans oynadık. Kaç gün tiyatronun altında/içinde geçirdim bilmiyorum. Gün ışığı neredeyse görmeden, 2-3 saat uykularla aralıksız oradaydım. Arka plan vlogu hazırlıyorum bunun için. %30unu ancak yansıtır ama yine de..

Bu güz Mithat Alam Film Merkezi’nde Kısa Film ve Belgesel Atölyesine gitmeye başladım. Sonra Sinefil için yazdığım iki yazı Kasım- Aralık 2019 sayısında yer aldı. Bu da benim basılı ilk yazılarım oldu. (Minnie&Moskowitz, And Then We danced) Şu an ayrıca Sinebü üyesiyim. MAFM sayesinde yine çok tatlı, çok değerli insanlar tanıdım. Çok çok mutluyum. 

Kasım’da Uluslararası Selanik Film Festivali’ne davet aldım. Bu da benim ilk official festival davetim oldu. Selanik’ten önce İstanbul’da Filmekimi, Boğaziçi Film Festivali vs derken bir sürü filmi gördüm zaten. Selanik ilk kez film ineklemesi yapmadan geçti benim için. Zaten festival  Berlin’den festival arkadaşlarımla görüşmek için bahane ettiğimiz bir yerdi. Çoğu filmi gördüğüm için eş-dost vaktiyle geçti. Bir tek Albert Serra retrospektifi görüp, masterclassına katıldım. (Detayları okumak için..)

Son iki aydır günlük, haftalık rutinimi oturtmaya çalışıyorum. Olan biten bir sürü şey arasında bahsetmediğim pek çok şey benim sıkıştırmış, aşağı çekmiş durumda(ydı). Öte yanda rutine dönmek üretkenliğimi artırıyor. Son iki haftadır da günlük yoga pratiğimi yapıyorum. 

Şu günlerde üzerine kafa yorduğum konulardan bahsedeyim seneyi kapatırken.

Zengin Baba – Yoksul Baba diye bir kitap okuyorum. Finansal anlamda eğitimli olmak başka şey, bilinçli olmak başka şey. Bir sürü şeye ayıyorum. Belki bir yerlerde yazar, anlatırım.

Tekrardan yetişkin olmayı öğrendiğim dönem. 

Kurtlarla Koşan Kadınlar’a döndüm tekrar son ay içinde. Zaten bedenimle ve kendimle olan bağımı hatırlatan KKK oldu. Bu kitap tılsımlı gerçekten. Hayatımda dönüp dönüp elime alıyorum. Ve o günlerde kafamda hangi sorular dönüyorsa onlara cevapları veriyor bana. Bu günlerde ise çirkin ördek yavrusunu okudum ve sonraki bölümlere devam ediyorum.

Son dört yıldır farketme ve değiştirmekle geçti. Artık iyileşiyorum ve kitap serpilme dönemine işaret ediyor. Bunun için de ait olmadığın yerlerden ayrılmayı.

Bu sene çok kırıldım, bir sürü hayal kırıklığı yaşadım. Bir sürü şey tecrübe ettim. Valla çok şey öğrendim ama sorsaydın başta bilmek istemezdim açıkçası:) Tüm güzellikler için teşekkür ederim. Sahip olduğum, olduğum her şeye. Bilmem gereken bir şey var mı? Bana yapmak istediklerim için gerekli şansı, ilhamı, gücü, yeteneği, sevgiyi, desteği ver.

Yeni yılla ilgili planım yok. (Var ve/ama yok) Resolutions vs yazmak istemiyorum.

Seneye burada kendimle buluşmak üzere. 

2020’nin Aralığındaki Burçe’ye,

Umarım cesaretle, disiplinle hayallerine yaklaşmışsındır. Çok sevip, çok sevilmişsindir. Dilerim bastığın yer seni daha fazla desteklemiştir ve dileklerin daha eforuzca yoluna çıkıyordur; hayatını yaratıcılıkla yaşayan güzel dostların olmuştur. Kendine ait bir yuvan da varsa daha n’olsun be. O kadar merak ediyorum ki neler anlatacaksın. Aman bee. Şimdi kocaman bir 31 Aralık beni bekliyor. 

Mutlu yıllar

B.